Dava Takvimi

February 2020

Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
  • Özgür Gündem Ana Davası (Eren Keskin)
15
16
17
18
  • Gezi Davası / Gezi Trial
19
  • Büyükada Davası / Büyükada Trial
  • Serdar Küni
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
...

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye temsilcisi ve gazeteci Erol Önderoğlu, Özgür Gündem gazetesi ile dayanışma kampanyasına katıldığı için tutuklandı, yargılandı, beraat etti. Davada istinaf sürecinin sonuçlanması bekleniyor. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin imzacılarına soruşturma açılmasına karşı dayanışma eyleminde bulunduğu için kovuşturma konusu olan Önderoğlu, bu davadan da beraat etti.

Erol Önderoğlu, 1969 Erzincan doğumlu. 1996’dan bu yana, uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü Türkiye muhabiri ve temsilcisi olarak görev yapıyor. RSF için yaptığı ilk araştırma, gözaltında öldürülen Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe’yle ilgiliydi. İPS İletişim Vakfı’nın projesi olan bianet haber sitesinde, Hukuki Destek Masası koordinatörü, ifade özgürlüğü editörü ve yayın yönetmeni olarak çalıştı. Halen bianet’in Medya Gözlem Raporları‘nı hazırlamaya devam ediyor.

Önderoğlu, Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak amacıyla, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde başlatılan nöbetçi genel yayın yönetmenliği kampanyasında görev aldı. 20 Haziran 2016’da kendisi gibi kampanyaya katılan Şebnem Korur Fincancı ve Ahmet Nesin ile birlikte hâkimliğe sevk edildi ve terör örgütü propagandası yapmak suçlamasıyla tutuklandı.

Önderoğlu, hâkimlikte verdiği ifadesinde 21 yıldır gazetecilik yaptığını belirterek “10 binin üzerinde habere imza attım. Bugüne kadar hakkımda açılmış ilk soruşturma budur. AİHM, Anayasa Mahkemesi ve yerel içtihatlar ışığında yaptığımızın mesleki bir dayanışma ve medya özgürlüğüne sahip çıkma olması itibariyle tutuklanmamayı istiyorum” dedi.

Üç ismin tutuklanmasının ardından 100’ü aşkın gazeteci dayanışma amacıyla kampanyaya katılmak üzere ismini yazdırdı. Ağustos 2016’da Özgür Gündem gazetesi kapatıldı.

Önderoğlu, İstanbul’daki Metris ve Silivri Cezaevlerinde yaşadığı 10 günlük tutukluluğun ardından serbest bırakıldı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşması 17 Temmuz 2019’da yapıldı ve Erol Önderoğlu’yla birlikte, Türkiye İnsan Hakları Derneği Başkanı Şebnem Korur Fincancı ve yazar Ahmet Nesin hakkında beraat kararı çıktı. Duruşma savcısının beraat kararını temyiz etmesi üzerine dosya İstinaf Mahkemesi’ne taşındı.

18 Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağızbaşlıklı bildiriyi yayımlayan 1128 akademisyene destek vermek üzere İstanbul Adalet Sarayı`na giderek kendileri hakkında suç duyurusunda bulunan gazeteci, yazar ve sanatçıların arasındaydı. Barış İçin Akademisyenler gibi “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Erol Önderoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) akademisyenlerin dosyaları hakkında “hak ihlali” kararı vermesinin ardından 24 Eylül 2019’da beraat etti.

Önderoğlu IPS İletişim Vakfı/bianet adına Uluslararası İfade Özgürlüğü Ağı IFEX’de iki yıl Konsey üyeliği yaptı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2014 Basın Özgürlüğü Ödülü’nü, basın ve ifade özgürlüğü ile ilgili hak ihlallerini takibi, raporlanması, duyurulması için Türkiye’de ve uluslararası alanda yaptığı çalışmalar nedeniyle Tuğrul Eryılmaz ile paylaştı.

Ayrıca, Roosevelt Vakfı 2018 İfade Özgürlüğü Ödülü (Roosevelt Four Freedom Award); Güneydoğu Avrupa Medya Örgütü SEEMO’nun 2016 Dr. Erhard Busek Ortak Anlayış Ödülü’ne (SEEMO Award For Better Understanding in South East Europe) layık görüldü.

 

 

Soma maden faciası, KHK ile işten atılan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça gibi önemli davaları üstlenen Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) avukatları, Türkiye’de avukatların maruz kaldığı hukuksuzluğun ve savunma hakkı ihlalinin sembolü haline geldi. ÇHD üyesi 18 avukat hakkında verilmiş hapis cezaları var. 15 avukat hakkında 7 yıldır süren bir başka dava bulunuyor.

Türkiye’de hukuksuzluğa maruz kalan mesleklerden biri de avukatlık. Doğrudan hukuk alanında yer alan avukatlar, savunma hakkının yok edilmesi, mahkemelerde yok sayılmalarının yanısıra avukatlık yasası hiçe sayılarak doğrudan gözaltına alınıyor, hatta tutuklanıyor.Avukat tutuklamalarına yönelik en ilginç vakalardan biri, kamuoyunda ÇHD olarak anılan dava. Bu davada aralarında Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da bulunduğu çok sayıda avukat tutuklu.

Soma’da 301 işçinin öldüğü maden faciası sonrası, işçi yakınlarının avukatlığını üstlenen, bu nedenle duruşmalar öncesi güvenlik güçlerinden dayak yiyen Kozağaçlı, arkadaşlarıyla birçok kritik davanın avukatlığını yürütüyordu.

2013 yılının Ocak ayında Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi 15 avukat hakkında tutuklama kararı verildi. Avukatların büroları hukuka aykırı biçimde basıldı. Bu 15 avukat arasında olan Selçuk Kozağaçlı, tutuklama kararını yurtdışında öğrendi. Türkiye’ye geldi ve tutuklandı. 14 ay hapishanede tutulan Kozağaçlı çoğu tutuklu avukatla birlikte yasadışı örgüt üyeliğiyle suçlandı. Kozağaçlı 21 Mart 2014’teki duruşmada tahliye edildi. Davada tutuklu avukat kalmadı. Bu dava halen devam ediyor.

Kozağaçlı ve arkadaşlarının ikinci (daha sonra da üçüncü) kez daha tutuklanmasına neden olan süreç ise 15 Temmuz darbe girişiminden beş gün sonra ilan edilen olağanüstü hal ile başladı.

20 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal uygulamasının ardından yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK), binlerce kamu görevlisinin işine son verildi. Çok sayıda medya kuruluşu ve dernek kapatıldı. Kapatılan derneklerden biri de Selçuk Kozağaçlı’nın genel başkanlığını yaptığı Çağdaş Hukukçular Derneği’ydi. 22 Kasım 2016’da yayımlanan 677 Sayılı KHK ile ÇHD’nin yanı sıra Özgürlükçü Hukukçular Derneği, Mezopotamya Hukukçular Derneği ve Adalet Okulu Derneği de kapatıldı.

KHK ile işten çıkarılan binlerce kamu görevlisi arasında bulunan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, kamuoyuna seslerini duyurmak için Ankara Yüksel Caddesi üzerindeki İnsan Hakları Heykeli önünde eyleme başladı. Bu eylem bir süre sonra açlık grevine dönüştü. 23 Mayıs 2017’de tutuklanan iki eylemcinin avukatları ÇHD üyeleriydi.

İki eğitimcinin kamuoyunda büyük ses getiren eyleminin ardından hükümete yakın medya organlarında kampanyayı andıran yayınlar başladı. Sadece Gülmen ve Özakça değil, avukatları da örgüt üyeliğiyle itham ediliyordu.

19 Temmuz 2017’de polisin gözaltına aldığı bir şüpheli, Gülmen ve Özakça’nın yanısıra ÇHD üyesi ve Halkın Hukuk Bürosu(HHB) çalışanı 20 avukatın da örgüt üyesi olduğuna dair beyanda bulundu. Bu kişi dava süreçlerinde ifadesini sürekli değiştirdi, eklemeler yaptı.

21 Temmuz 2017’de İçişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde bir kitapçık yayımlandı. Haklarında hiçbir hüküm bulunmayan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile avukatları hakkında ithamlarda bulunuluyordu. Kitapçığın adı, “Bir Terör Örgütünün Bitmeyen Senaryosu – Nuriye Gülmen ve Semih Özakça Gerçeği” idi.

12 Eylül 2017’de, yani Gülmen ve Özakça’nın tutuklu yargılandıkları davanın duruşmasından iki gün önce 16 avukat gözaltına alındı. 8 gün süren gözaltı sonrasında 15 avukat tutuklandı. Tutuklananlar arasında iki eğitimcinin avukatları da bulunuyordu.

3 Kasım 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir mitingde Aşırı sol, bunlar ne yazık ki, istismarını yapmak suretiyle aileleri tahrik ediyorlar. Aileler üzerinde oyun oynuyorlar. Bunların da kimler olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bu oyunu şehit ailelerimizin bozmaları lazım”dedi. Erdoğan bu sözleriyle aralarında Selçuk Kozağaçlı’nın da bulunduğu Soma Maden Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin ailelerinin avukatlarını hedef alıyordu.

Erdoğan’ın bu sözlerinden 5 gün sonra Selçuk Kozağaçlı gözaltına alındı, 13 Kasım 2017’de tutuklandı.

Yaklaşık bir ay sonra Yaprak Türkmen’in tutuklanmasıyla tutuklu avukat sayısı 17’ye çıktı. 22 Mart 2018’de 17’si tutuklu 20 avukat hakkında dava açıldı. İddianamede aralarında ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da bulunduğu avukatlar bir kişinin beyanına dayandırılarak örgüt üyeliğiyle suçlanıyor ve haklarında ağır hapis cezaları isteniyordu.

Tutuklamalardan bir yıl sonra, 10-14 Eylül tarihleri arasında hâkim karşısına çıkarıldılar.Bakırköy Adliyesi’nde görülen ilk duruşmada, tutuklu 17 avukat mahkeme heyetinin gözü önünde jandarma tarafından darp edildi, elbiseleri parçalandı ve mahkeme salonu içinde kelepçelendi. Mahkeme heyeti beşinci gün yargılamanın Silivri Cezaevi bitişiğindeki mahkeme salonunda görülmesine karar verdi. Beş gün süren duruşmalara 300’den fazla avukat katıldı.

Mahkeme heyeti son gün tüm tutuklu sanıkların tahliyesine karar verdi. Karar 14 Eylül 2018’de, saat 22.00 civarında açıklandı. Silivri Cezaevi’nde tutulan 9 avukat ertesi gün sabaha karşı 6.30’da, Bakırköy Cezaevi’nde tutulan 8 avukat da yine sabaha karşı 4.30’da serbest bırakıldı.

Avukatların tahliye kararına rağmen saatlerce cezaevinde tutulmasının nedeni sonradan anlaşıldı. Duruşma savcısı, gece yarısından sonra tahliye kararına itiraz etmişti. Bu itiraz üzerine mahkeme heyeti 15 Eylül 2018 Cumartesi akşamı toplandı ve oybirliğiyle tahliye ettikleri avukatlardan 12’si hakkında yine oy birliğiyle tutuklama kararı verdi.

Tahliye kararı özellikle avukatlar arasında büyük sevinç yaratmış ve bu nedenle 15 Eylül 2018 Cumartesi günü, İstanbul Barosu’nda bir kutlama planlanmıştı. Tahliye edilen avukatlardan Aycan Çiçek, Aytaç Ünsal, Engin Gökoğlu ve Behiç Aşcı, kutlamaya giderken baronun sokağında Terörle Mücadele polisleri tarafından gözaltına alındı. Aynı gün avukat Ahmet Mandacı Çanakkale’de ailesinin yanından eve gelen polislerce gözaltına alındı.

Avukatlar Çiçek, Ünsal, Gökoğlu ve Aşcı, 16 Eylül 2018 Pazar günü İstanbul 37. Ağır Ceza mahkemesi karşısına çıkarıldı. Avukatların terörle mücadele polislerinin salondan çıkarılma talebi “duruşmanın aleniyeti” gerekçesiyle reddedildi. Mahkemeyi ve yaşanan hukuksuzluğu protesto için kimlik bildiriminde bulunmayan “sanık” avukatlar bir kez daha tutuklandı.

Çanakkale’de gözaltına alınan Ahmet Mandacı’nın video konferans (SEGBİS) ile tutuklanması aşamasına geçildi. Duruşma devam ederken salona ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın girmesine mahkeme heyeti de şaşırdı.

Hakkında tutuklama kararı bulunan Kozağaçlı elini kolunu sallaya sallaya adliyeye girmiş, duruşma salonuna gelmeden baro odasına uğramış, önce avukatlarını aramış ardından da sosyal medyada paylaştığı bir video ile neden adliyeye geldiğini anlatmıştı. Kozağaçlı bu videoda, yakalama kararının uymaya değer bir yargı kararı olarak görmediğini söylüyor ve “Bir karara uymak için gelmedim. Terbiyesizliklerini, korkularını, utançlarını yüzlerine vurmak için geldim” diyordu.

Mahkeme salonuna girip boş sanık bölümüne geçen Selçuk Kozağaçlı, “Önünüzde hakkımda verilmiş yakalama kararı var. Buyurun kendim geldim” dedi.

“Firari” Kozağaçlı’yı karşısında gören mahkeme heyeti, ne yapacağını şaşırdı ve salonu terk etti. Bir süre sonra gelen heyet, avukat Ahmet Mandacı hakkında karar vereceğini söyleyip yeniden salondan çekildi. Ardından heyetin “Polis salonu boşaltsın” talimatı geldi. Avukatlar direnince zor kullanıldı. Kozağaçlı Emniyet’e götürüldü. Avukat Mandacı ise tutuklandı. Ertesi gün Kozağaçlı da çıkarıldığı mahkeme tarafından, sözlerinin hiçbiri zapta geçmeden tutuklandı (Süreci daha detaylı okumak için avukat Tora Pekin’in Express dergisi 2018 Güz sayısında yayımlanan “Akbabanın Üç Günü” başlıklı yazısına bakılabilir).

19 Eylül 2018 günü Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), avukatlar hakkında tahliye kararı veren heyeti dağıttı. Bundan sonra yapılan duruşmalarda (3-5 Aralık 2018) yargılama usulleri hiçe sayıldı. 4 Aralık’taki duruşmada önce izleyiciler ve gazeteciler, ardından müdafi avukatlar, nihayetinde de sanıklar duruşma salonundan atıldı ve yargılama sadece mahkeme heyeti tarafından yapıldı.

İstihbarat elemanı olduğunu söyleyen bir tanık, kimse yokken dinlendi. Avukatlar tanık dinlemelerin usulüne uygun yapılmadığını, mahkeme heyeti tarafından yönlendirildiğini ileri sürdü. Mahkeme heyeti, avukatların ve sanık avukatların tüm itirazlarına rağmen duruşma savcısından iki kez (10.01.2019 ve 04.02.2019) esasa ilişkin mütalaa istedi.

Tutuklu avukatlar, hukuksuzluklara dikkat çekmek için ve adil yargılama talebiyle 24 Ocak 2019 tarihinde (Dünya Tehlikedeki Avukatlar Günü’nde) açlık grevine başladı ve 18 Mart’ta duruşmaya çıkarılıncaya kadar sürdürdüler.

21 Şubat 2019’da iddia makamı esas hakkındaki mütalaasını mahkemeye sundu. Savcı sadece dört sayfalık mütalaasında DHKP/C üyesi olmakla suçladığı avukatların ağır hapis cezalarına çarptırılmasını istiyordu.

7 Mart 2019’da İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa ve Aydın baroları yargılamayı yürüten 37. Ağır Ceza Mahkemesi heyetini oluşturan yargıçları, duruşmalardaki tutumu nedeniyle HSK’ye şikâyet etti.

20 Mart 2019’daki duruşmada heyet savunma avukatlarını salona almadı. Durumu protesto eden sanıkların da bulunmadığı salonda karar açıklandı: Av. Barkın Timtik 18 yıl 9 ay,Av. Özgür Yılmaz 13 yıl 6 ay, Av. Ebru Timtik 13 yıl 6 ay, Av. Behiç Aşcı 12 yıl, Av. Şükriye Erden 12 yıl,Av. Selçuk Kozağaçlı 10 yıl 15 ay, Av. Engin Gökoğlu 10 yıl 6 ay,Av. Aytaç Ünsal 10 yıl 6 ay, Av. Süleyman Gökten 10 yıl 6 ay, Av. Aycan Çiçek 9 yıl, Av. Naciye Demir 9 yıl, Av. Ezgi Çakır 7 yıl 12 ay, Av. Yağmur Ereren 3 yıl 9 ay, Av. Yaprak Türkmen 3 yıl 9 ay, Av. Didem Baydar Ünsal 3 yıl 9 ay, Av. Ayşegül Çağatay 3 yıl 9 ay, Av. Zehra Özdemir 2 yıl 13 ay, Av. Ahmet Mandacı 2 yıl 13 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Karara en sert tepkilerden biri İstanbul Barosu’ndan geldi. Baro’dan yapılan açıklamada, İstanbul Barosu olarak bu vesile ile ifade etmekteyiz ki, Türk yargılama tarihi böyle bir yargılamaya ilk kez tanık olmaktadır… İstanbul Barosu ve avukatlar olarak adalet ülküsünden asla vazgeçmeyeceğiz. Susmayacağız. Tek başımıza kalsak da…denildi.

Dava şu anda Yargıtay aşamasında. Selçuk Kozağaçlı ve arkadaşları hakkında daha önce açılan dava ise devam ediyor. 3 Şubat 2020’de ÇHD üyesi tutuklu 8 avukat, avukatlık mesleğinin yargılama konusu edilemeyeceğini ifade ederek açlık grevine başladı.

İstanbul Barosu ve Çağdaş Avukatlar Grubu üyesi avukat Kemal Aytaç, tutuklu avukatların serbest bırakılması için 2017’de başlatılan Adalet Nöbeti’nde aktif rol alması nedeniyle ifadeye çağrıldı, hakkında davalar açıldı. Son davanın gerekçesi, “adliye içerisinde bekleyen avukatlara yönelik konuşma yapmak”tı. “Kanuna Aykırı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Düzenleme, Yönetme, Bunların Hareketlerine Katılma” suçlamasıyla yargılanacak. İlk duruşması 16 Nisan 2020’de görülecek.

Avukat Kemal Aytaç, 1960 yılında Amasya’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezuniyeti sonrası İstanbul Barosu’nun bölge, CMK temsilcilikleri, çeşitli merkez, komisyon ve gruplarında yer aldı. 2000 – 2002 yılları arasında, Avukat Hakları Merkezi, CMK, Kültür Sanat Komisyonu ve bölge temsilciliklerinden sorumlu yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. Günışığı Aylık Hukuk Dergisi’nin ve Hukuk ve Adalet Eleştirel Hukuk Dergisi’nin kuruculuğunu ve yayıncılığını üstlendi. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) genel yönetim kurulu üyeliği görevinde bulundu. 

Cumhuriyet gazetesi avukatları Bülent Utku, Mustafa Kemal Güngör ve Akın Atalay, 31 Ekim 2016’da gazetenin diğer yönetici ve yazarlarıyla birlikte “PKK/KCK ve FETÖ/PDY örgütlerine müzahir oldukları” gerekçesiyle gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan dokuz kişi 5 Kasım 2016’da tutuklanıp hapse kondu. Kemal Aytaç, 15 Temmuz 2016 sonrası ilan edilen OHAL döneminde, sıradan bir basın açıklamasına bile izin verilmezken 6 Nisan 2017’de Cumhuriyet tutukluları için avukatlar tarafından başlatılan Adalet Nöbeti’nin örgütleyicilerinden oldu. Aytaç, nöbeti kitlesel bir hukukçu eylemi olarak değerlendiriyordu. Avukatlar 84 hafta boyunca her perşembe, İstanbul Çağlayan’daki Adliye Sarayı’ndaki Themis Heykeli önünde bir saat Adalet Nöbeti tuttu. İstanbul, Diyarbakır, Ankara, Antalya, Hatay, Adana, Bursa, Kocaeli baro başkanları ile çok sayıda gazeteci, hukukçu ve akademisyen eyleme açıkça ve güçlü destek verdi. 

İlk eylemi savcılık talimatıyla polis dağıttı. Avukatlar yerlerde sürüklendi, coplandı, kalkanlarla yerlere yıkıldı, ÇHD şube başkanının burnu, avukat Ersan Ünüvar’ın ayağı kırıldı. Dokuz avukat hakkında dava açıldı. 

İkinci buluşma çok daha kalabalık geçti, her yerden destek gördüler. 

Adalet Nöbeti’nin 1 Şubat 2018’deki 44. Buluşmasında, Türk Tabipler Birliği (TTB)’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından hedefe konan, “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” başlıklı açıklamasını okuduğu için aynı gece polis tarafından gözaltı kararı olduğu gerekçesiyle evi basıldı. İfade vermek için adliyeye gittiğinde hakkında gözaltı kararı olmadığı ortaya çıktı. Aytaç, ifadesinin ardından serbest bırakıldı.

İfade vermek için Çağlayan’a giden Aytaç’ı karşılamak ve destek olmak için çok sayıda meslektaşı yine Themis heykeli önünde toplandı. 

Adalet Nöbeti’nin ilk haftasında gözaltına alınan ve haklarında dava açılarak tutuksuz yargılanan 9 avukat arasındaydı. İstanbul 50. Asliye Ceza Mahkemesi, Ekim 2018’de tüm sanıkların üzerlerine atılı “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” suçunun yasal koşulları oluşmadığından beraatlerine karar verdi. 

20 Ağustos 2019’da, HDP’li büyükşehir belediye başkanlarının İçişleri Bakanlığı tarafından görevlerinden alınarak yerlerine kayyım atanmasını protesto etmek için Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önünde toplanan grupta Kemal Aytaç da vardı. Açıklama yapılmasına izin vermeyen polis, aralarında milletvekillerinin de bulunduğu gruba müdahale etti, avukatları ve vekilleri darp etti.   

30 Ocak 2020’de Kemal Aytaç’a 4 Mayıs 2017’de “adliye içerisinde bekleyen avukatlara yönelik konuşma yaptığı” gerekçesiyle, Türk Ceza Kanunu’nun 28/1. Maddesinden dava açıldı. İddianamede, “Adalet Nöbeti adı altında Cumhuriyet gazetesine yönelik soruşturmanın tutuklu şüphelilerini desteklemek” ifadesi yer aldı. “Kanuna Aykırı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Düzenleme, Yönetme, Bunların Hareketlerine Katılma” suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşması 16 Nisan 2020’de, saat 09.46’da İstanbul 9. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

 

KHK ile 2016’da kapatılan Akdeniz Göç-Der ve 2019’da faaliyetlerine başlayan Çukurova Göç-Der’in kurucularından olan ve başkanlığını yapan Selahattin Güvenç, pek çok kez gözaltına alındı ve tutuklandı. Güvenç hakkında devam eden iki dava bulunuyor. 

Çukurova Göç-Der Başkanı Selahattin Güvenç, 1956 Elazığ Palu doğumlu. Ortaokul yıllarından itibaren öğrenci derneklerinde görev aldı. Laboratuvar teknisyeni olarak devlet memurluğuna girdi ve sağlık iş kolunda memur dayanışma hareketi içinde faaliyet gösterdi. 1980 darbesinden sonra örgüt üyeliği gerekçesiyle gözaltına alındı, iki yıl cezaevinde yattı. Davası beraatla sonuçlandıktan sonra devlet memurluğuna geri döndü. 1987 yılında, Diyarbakır’da Sağlık Mensupları Derneği’nin kuruluşunda yer aldı, kurucu başkan seçildi. Sonraki yıllarda Tüm Sağlık-Sen, KESK’e bağlı SES (Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri) sendikalarında Diyarbakır Şube yöneticiliği yaptı. SES Genel Merkez Yönetim Kurulu üyeliği görevini üstlendi.

1980-2003 yılları arasında pek çok kez gözaltına alındı. 1993’te Diyarbakır Demokrasi Platformu olarak yaptıkları bir açıklama nedeniyle, 13 arkadaşıyla 5 ay cezaevinde yattı. Bugüne kadar hakkında pek çok kez dava açılmasına rağmen hiç ceza almadı.

1993’te Mersin’e yerleşti ve sendikal çalışmalarına burada devam etti. Mersin o yıllarda Kürt illerinden büyük göç alıyordu ve zorla yerinden edilmelerle ilgilenmeye başladı. 2003’te emekliye ayrıldı, 2004’te Akdeniz Göç-Der’i kurdu. Zorunlu göçle ilgili alan araştırmaları yürüttüler, üniversitelerin göç ile ilgili çalışmalarına katıldılar. AB Delegasyonu, BM, UNDP için raporlar hazırladılar.

Elde ettikleri sonuçlarla ilgili 2013’te TBMM Çözüm Komisyonuna sunum yapan Selahattin Güvenç, teröre dayalı göç travmasının bitirilmesi açısından çözüm sürecini önemsediğini belirterek “9 İlde yaptığımız araştırmaya göre 3 milyondan fazla insan göç etmiş. Bu rakam yüzyılın Kürt göçüdür” dedi.

Komisyona yaptığı sunumdan 5 ay sonra, 3 Kasım 2013’te Mersin’de gerçekleştirilen “KCK Operasyonları” sırasında aralarında gazetecilerin ve kendisi gibi insan hakları savunucularının da bulunduğu 24 kişiyle birlikte gözaltına alındı. 8 Kasım’da “KCK üyesi olmak” iddiasıyla tutuklandı ve Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi’nde 6 ay yattı. Tahliye oldu ancak Mersin 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dava hâlâ devam ediyor.

Güvenç, Göç Platformu ile Mersin Ayrımcılık Platformu’nun oluşması için öncülük yaptı, her ikisinin de sözcülüğünü üstlendi. İstanbul Politikalar Merkezi, Türkiye Barış Meclisi, Mersin Kent Konseyi, Doğu Akdeniz Sivil Toplum Platformu, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, STGM gibi pek çok kurumda çalıştı.

Suriye’deki savaşın yol açtığı göçü ve sığınmacıların durumunu, yaşanan insan hakları ihlallerini yerinde gözlemlemek amacıyla 25 Eylül 2014’te Suruç’a giden hak temelli çalışan insan hakları örgütleri temsilcileri arasındaydı.

Akdeniz Göç-Der’in 2011-2012 yıllarında yürüttüğü AB destekli projeyle ilgili olarak 2014’te TCK 115/2, 53 ve 54, maddelerinden Güvenç hakkında kamu davası açıldı. Mahkeme, “dernekler kanununa muhalefet” suçunun işlendiğini gösterir delil bulunmadığından beraatine karar verdi.

15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü sonrası çıkarılan kanun hükmünde kararname (KHK) ile Akdeniz Göç-Der kapatıldı. Güvenç, 2016-2019 arasında Halkların Demokratik Kongresi (HDK) genel merkez üyesi olarak HDK Göç ve Mülteci Meclisi’ni kurma görevini üstlendi. Halen HDK Merkez Yürütme Kurulu üyesi ve Göç ve Mülteci Meclis Sözcüsü.

Adana Karataş Cumhuriyet Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında Mersin’de 13 Mart 2018’de gözaltına alınan 11 kişi arasındaydı. Üç gün sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. 2014’te Adana Karataş’ta, “Çadırda Yaşama Tutunmak” başlıklı araştırma için yürüttükleri faaliyetler üzerinden, gizli tanık beyanları gerekçe gösterilerek “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla hakkında dava açıldı.

KHK ile kapatılan Akdeniz Göç-Der’in yerine Kasım 2019’da Mersin’de Çukurova Göç-Der’in kuruluşunda aktif rol aldı. Kurucu Başkan seçildi.

Selahattin Güvenç’in şu anda aktif çalıştığı hak merkezli örgütler ve görevleri şöyle: Çukurova Göç-Der başkanlığı, HDK Göç ve Mülteci Meclisi sözcülüğü, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) Denetim Kurulu başkanlığı, Af Örgütü Türkiye Şubesi Denetim Kurulu yedek üyeliği ve Mersin Kent Konseyi üyeliği.

Kadına yönelik cinsel saldırı ve şiddeti protesto için Şilili feminist Las Tesis örgütünün gerçekleştirdiği protesto koreografisini İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da Türkçe sözlerle tekrarlayan kadınlar polis tarafından engellendi, gözaltına alındı, haklarında dava açıldı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu üyesi hak savunucuları Fidan Ataselim, Sevda Yeniköylü ve Ayşen Ece Kavas da gözaltına alınanlar arasındaydı. Performansı İzmir’de gerçekleştiren kadınlar hakkında dava açılırken, Ankara Cebeci Kampüsündeki gösteriye katılan öğrencilerin KYK bursu kesildi. 

Feminist örgüt Las Tesis’in 25 Kasım 2019’da Şili Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı önünde düzenlediği danslı protesto, aynı sözlerle Türkiye dahil dünyanın çeşitli ülkelerine yayıldı.

Türkiye’deki ilk eylem, Sosyalist Kadınlar Meclisi (SKM) çağrısıyla 30 Kasım 2019’da Kadıköy Süreyya Operası önünde gerçekleştirildi. Kadınların performansına herhangi bir polis müdahalesi olmadı.

8 Aralık 2019 Pazar günü İstanbul ve Ankara’da birer Las Tesis eylemi vardı. Ankara’daki Kuğulu Park’ta, İstanbul’daki Kadıköy İskele Meydanı’ndaydı. Her iki performansta da aynı sözler kullanıldı, ancak sadece Kadıköy’dekine polis müdahale etti.

Kadıköy’de Kadın Meclisleri’nin çağrısıyla toplanan yüzlerce kadının gerçekleştirdiği performans biterken polis ses cihazlarına el koydu. “Kadın cinayetlerini durduracağız”, “Asla Yalnız yürümeyeceksin” sloganları ile dağılmakta olan kadınlardan altısı, “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşe silahsız katılarak, ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin bulunması, işlediği suçun kamu düzeninde oluşturduğu tehlike ve kişilerin güvenlik ve esenliği üzerindeki muhtemel tehlikeler” gerekçesiyle ters kelepçe takılarak gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim, platform temsilcisi Ayşen Ece Kavas ve üye Sevda Yeniköylü de bulunuyordu. Performansın sunuculuğunu yapan Ataselim’e gözaltı sırasında polis tarafından hakaret edildi, Ayşen Ece Kavas ise darp edildi.

Kadın hakları savunucularının avukatlarından Tuba Torun, “Polis yasada öngörülen kalabalığı dağıtma usulünü yerine getirmeden müdahale etti. 3 kere çağrı yapmadı, 15 dakika beklemedi, kalabalığı yola doğru sürükleyerek itti. İki yol arasındaki kısımda çembere aldı, koridor açın dağılacağız diyerek sokağa doğru yürüdük, bu kez sokakta iki ucu da kapatmak suretiyle kıstırdı, kalabalığa dağılma fırsatı vermeden gözaltı yaptı” dedi.

Gözaltına alınanlara, performansın sözleri slogan olarak atılmış gibi ele alınarak “toplantı ve yürüyüş kanunlarına muhalefet, cumhurbaşkanına hakaret ve devlet kurumlarını aşağılama” suçlamaları yöneltildi.

İstanbul Valiliği yaptığı açıklamada, şarkının Türkçe çevirisinde geçen “tecavüzcü sensin, öldüren sensin, polisler, hâkimler, devlet ve başkan” sözlerinin suç olduğunu belirtti.

24 saat gözaltında tutulan kadınlar Anadolu 4. Sulh Ceza Hâkimliği’nde mahkemeye çıkarıldı. CMK 109 gereğince soruşturma süresince adli kontrol altına alınmalarına karar verilerek serbest bırakıldılar. Avukatlarının itirazı üzerine kontrol şartı daha sonra kaldırıldı. Soruşturma süreci bekleniyor.

12 Aralık 2019’da Ankara Güvenpark’ta yine bir Las Tesis eylemi vardı. Yüzlerce kadın Ankara Kadın Platformu’nun çağrısıyla buluştu. Güvenpark’a gelen kadınların performansına polis izin vermedi ve kadınları kalkanlarla iterek alandan uzaklaştırdı. Zorla uzaklaştırılan kadınlar daha sonra Kızılay AVM önünde toplanarak, danslı eylem gerçekleştirdi. Ancak polis kadınlara burada da müdahale etti. 10 kadın yerde sürüklenerek gözaltına aldı.

8 ve 12 Aralık’taki eylemlere müdahale edilince 15 Aralık 2019’da İzmir ve İstanbul’da birer eylem daha düzenlendi. İstanbul’daki eylemin adresi Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa Meydanı’ydı. Bir hafta önceki performansın aynısı tekrarlandı. Polis geniş güvenlik önlemleri aldı ancak müdahale etmedi. Eylemin ardından kadınlar şarkılar söyleyip halay çektiler. Eylem “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganlarıyla son buldu.

İzmir’de ise yüzlerce kadın Alsancak’ta bir araya geldi. Türkçe ve İspanyolca Las Tesis şarkısı eşliğinde dans eden kadınlar sık sık, “Asla yalnız yürümeyeceksin”, “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin cop. İnadına isyan, inadına özgürlük” sloganları attı. Eyleme müdahale edilmedi ancak bittikten sonra 25 kadın hakkında ifadeye çağırma kararı çıkartıldı. Güvenlik Şube’ye götürülen kadınlar TCK 301 (Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama) ve TCK 2911’e (Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu) muhalefetle suçlandı. Kadınlar ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. 24 kadın hakkında “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten” iddianame düzenlenerek Şubat 2020’de dava açıldı.

İzmir’deki eylemle aynı gün Cumhuriyet Halk Partili (CHP) kadın milletvekilleri, Las Tesis performansına polisin müdahalesini Meclis’te protesto etti. İçişleri Bakanlığı bütçesinin görüşmelerinde söz alan CHP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, “Bu eylemi yapmak için dokunulmaz olmanız gereken tek ülke ise sayenizde Türkiye oldu. Şimdi kadın milletvekilleri olarak şiddet gören öldürülen tüm kadınlar adına size iki çift lafımız var” dedi.

Milletvekilleri daha sonra hep birlikte Türkçe’ye uyarlanan sözleri söyledi. CHP’nin eylemine HDP’li milletvekilleri de destek verdi. Eylemin ardından söz alan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “…Türkiye’de polise, hâkime, devlete, Başkan’a ‘tecavüzcü’ ve ‘öldüren’ demeyi gerektirmiyor. Eğer dans da olacaksa hepimiz dans edelim ayrı da en çok dansı Latin Amerika yapıyor, ne durumda olduğunu biliyoruz… Eğer bunları söyleyerek bu mesele çözülecekse Meclis de duysun. Eğer bu Meclis, ‘Bunları söylemeye devam etsinler’ derse ben İçişleri Bakanı’yım, kanuna rağmen, Anayasa’ya rağmen en geniş hakkımı kullanacağım” dedi.

25 Aralık’ta kadınlar bu kez Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde bir araya geldi. Ancak bir gün önce Türkiye Gençlik Birliği (TGB) tarafından hedef gösterildiler. TGB, “Dans adı altında devlet düşmanlığı yapılmasına izin vermeyeceklerini” duyurdu. Polis eyleme müdahale etti, 5’i kadın 3’ü erkek 8 öğrenciyi gözaltına aldı. Öğrenciler daha sonra serbest bırakıldı. Öğrenciler hakkında soruşturma başlatan Kredi ve Yurt Kurumu (KYK), üniversiteli kadınları yurttan attı, burslarını kesti.

Antalya Kadın Platformu üyesi yaklaşık yüz kadın, 29 Aralık 2019’da Kazım Özalp Caddesi’ndeki Attalos heykeli önünde bir araya geldi. “Yaşamak istiyoruz” yazılı pankart açan kadınlar dans etmek istedi, ancak polis şarkının  sözlerini gerekçe göstererek dansa izin vermedi. Polisin engellemesinin ardından kadınlar yaşamını yitiren kadınlar için saygı duruşu yaptı. Ardından basın açıklaması okundu.

Peformansın, İspanyolca orijinalinden Türkçe’ye tercüme edilen sözleri şöyle:

Patriyarka bir yargıç

Kadın olmak suçumuz

Kestiğiniz cezamız

Seyrettiğiniz şiddet

Ataerki bir yargıç

Kadın olmak suçumuz

Kestiğiniz cezamız

Seyrettiğiniz şiddet

Tecavüzler

Cezasız katiller

Şüpheli ölümler

Kadın cinayetleri

Suç bende değil her neredeysem

Ne giydiysem, suç bende değil

Suç bende değil her neredeysem

Ne içtiysem, suç bende değil

Tecavüzcü sensin, öldüren sensin

Polisler, hâkimler, devlet ve başkan

Direnen kadınlar

Dünyada her yerde

Asla yalnız yürümeyeceksin…

Diyarbakırlı gazeteci-yazar ve insan hakları savunucusu Nurcan Baysal, bugüne kadar pek çok kez gözaltına alındı, evi basıldı, hakkında soruşturma açıldı. 2016’da Cizre’de gerçekleştirilen operasyonlar sonrasında tanıklıklarını kaleme aldığı yazı nedeniyle, 2018’de 10 ay hüküm giydi. Cezası 5 yıl denetim şartıyla ertelendi. 

1975 Diyarbakır doğumlu Nurcan Baysal, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Bilkent Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yaptı, aynı üniversitede asistan olarak çalıştı.
1997-2007 arasında GİDEM (Girişimci Destekleme Merkezi) projesi koordinatörü olarak Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na (UNDP) bağlı görev yaptı. 2004’te Diyarbakır’da Kalkınma Merkezi Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı, uzun yıllar yönetim kurulu başkanlığını üstlendi. Çalışmalarını zorunlu göç ve kırsal kalkınma üzerine yoğunlaştırdı. Kadın Emeği ve İstihdamı (KEİG) Platformu’nun, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün (DİSA) kurucularından oldu. Baysal aynı zamanda, İŞİD tarafından zorla alıkonan kadınları kurtarmak ve onlarla dayanışmak amacıyla 2015 yılında Diyarbakır’da kurulan Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu’nun üyelerinden biridir.

Yerel ve ulusal yayınlara yazdığı yazılarının ağırlığını Kürt sorunu, kalkınma ve yoksulluk konuları oluşturmaktadır. O Gün”, “O Sesler”, “Kürdistan’da Sivil Toplum(Şeyhmus Diken’le birlikte) veEzidiler: 73. Ferman Katliam ve Kurtuluş kitaplarının da yazarı.

Nurcan Baysal, 2016’da Özgür Gündem gazetesinin Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeni Kampanyası’nda yer aldı, hakkında “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. Bu soruşturma takipsizlikle sonuçlandı.

Cizre’deki operasyonlar sonrasında özel harekât polislerinin kullandığı evlerin durumuna ilişkin kaleme aldığı yazı üzerine açılan davada, 20 Şubat 2018’de, “emniyet teşkilatını alenen aşağılamak”tan 1 yıl hapis cezası aldı. İyi hal, geçmişi ve sosyal ilişkileri gerekçesiyle cezanın 10 aya indirilmesine ve sabıkası olmaması nedeniyle de hükmün 5 yıl denetim süresiyle ertelenmesine karar verildi.

Baysal’ın 2016’da bölgede gözlemlerini kaleme aldığı yazının başlığı, Cizre’deki evlerin içinden: ‘Kızlar biz geldik siz yoktunuz’ yazıları, yerlerde sergilenen kadın çamaşırları!” idi. Yazıya Ankara 6. Sulh Ceza Hâkimi Ali Ramazan Bilgisiçok’un kararı üzerine erişim engeli getirilmişti.

Baysal mahkemede yaptığı savunmada “Diyarbakır’da vermiş olduğum ifademin arkasındayım. Savcılık, asıl bu haberi ihbar kabul edip soruşturma başlatmalıydı. Ben bölgede gazetecilik yaptım. İnsanlık dışı tanık olduğum şeyleri haberleştirdim. Ben bu suça konu apartmana yanımda Mazlum-DER ve İnsan Hakları Vakfı’ndan bir heyetle gittim,” dedi.

Nurcan Baysal 22 Ocak 2018’de Afrin Operasyonu’yla ilgili paylaşımlara açılan soruşturma kapsamında Diyarbakır’da gözaltına alınan 30 kişi arasında da bulunuyordu. Emniyetteki işlemlerinin ardından, savcılık tarafından “Örgüt propagandası yapmak” ve “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edildi. Mahkemenin adli kontrol şartıyla serbest bıraktığı Baysal’a atığı yedi tweet gerekçe gösterilerek dava açıldı. 18 Nisan 2019’daki karar duruşmasında Diyarbakır 7. Asliye Ceza Mahkemesi beraat kararı verdi. 

Baysal, Haziran 2019’da “Terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla gözaltına alındı, ifadesinin ardından serbest bırakıldı. İfadesi alınırken kendisine yöneltilen sorular, 2010-2012 yılları arasında dinleme ve e-posta takipleri üzerinden oluşmuş bir bölümü Demokratik Toplum Kongresi (DTK), çoğu Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) ile ilgiliydi.

19 Ekim 2019’da, yurtdışında bulunduğu sırada Diyarbakır’daki evine, yine sosyal medya paylaşımlarından dolayı polis baskını yapıldı.

Nurcan Baysal 2010’da Dünya Kadınları Zirvesi Vakfı (WWSF) Kırsal Yaşamda Kadının Yaratıcılığı Ödülü’ne, 2017’de İtalyan Gazeteciler Birliği tarafından ‘Cesur kadın gazeteci’ ödülüne layık görüldü. Mayıs 2018’de Front Line Defenders’ın Risk Altındaki İnsan Hakları Savunucuları Ödülü’nü aldı. 19 Aralık 2019’da İngiliz PEN’in üyeliği verildi.

 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Cizre Referans Merkezi başvuru hekimi ve Şırnak Tabip Odası Başkanı Dr. Serdar Küni, Cizreli bir hekim ve insan hakları savunucusu. 2016’da Cizre’deki operasyonlarda yaralanan örgüt mensuplarını, örgüt mensubu olduklarını bilmesine rağmen tedavi etmekle suçlanarak 19 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındı ve tutuklandı. “Terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek”ten yargılandı. Mahkeme, 24 Nisan 2017’de görülen ikinci duruşmada Küni’yi 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırarak tahliyesine karar verdi.

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu doktor Serdar Küni, 1972 doğumlu. Şırnak Tabip Odası kurucularından. Cizre Devlet Hastanesi Acil Servisi’nde, sağlık ocaklarında çalıştı. Cizre Belediyesi’nin herkese eşit, parasız ve ulaşılabilir sağlık hizmeti vermek amacıyla kurduğu Bişeng Sağlık Merkezi’nde hekimlik yaptı. Bu merkez, sokağa çıkma yasakları sırasında fiilen, belediyeye kayyum atanmasından sonra resmen kapatıldı. Küni, 2015’te TİHV’nin Cizre Referans Merkezi’nin kuruluşunda aktif rol aldı.

19 Ekim 2016’da gözaltına alındıktan sonra tutuklandı, 24 Aralık Urfa T Tipi Cezaevine sevk edildi. Hakkında hazırlanan iki ayrı iddianamede, “Cizre’de sokağa çıkma yasağı sırasında düzenlenen operasyonlarda yaralanan ‘örgüt mensuplarını’ tedavi etmek” ile suçlandı. İddianamede kanıt olarak “Vatan” adlı gizli tanığın ve o dönem Cizre’de bulunduğu iddia edilen bazı kişilerin verdiği ifadeleri bulunuyordu.

Davanın ilk duruşması, 13 Mart 2017’de görüldü. Küni’nin “örgüt mensuplarını tedavi ettiğini gördükleri” yönünde ifade veren tanıklar, ilk duruşmada ifadelerinin işkence altında, zorla alındığını belirterek tüm beyanlarını geri çekti ve Dr. Küni’yi tanımadıklarını söyledi.

Gizli tanık “Vatan” ise ifadesinde, “toplumsal olaylarda yaralanan eylemcilerin Küni’nin çalıştığı sağlık ocağında tedavi gördüğünü” anlattı. Küni’ye yöneltilen tek suçlama, doktorluk mesleğini icra etmiş olmasıyla ilgiliydi ancak bahsedilen tarihte Küni’nin çalıştığı halk sağlığı merkezi kapalıydı.

Küni mahkemedeki beyanında, “12 yıldır Cizre’de hekimlik yapıyorum, bu 12 yılda nitelikli, parasız sağlık hizmeti sunulması için mücadele yürüttüm. Herkese eşit mesafede oldum. Hekimliğim boyunca meslek etik kurallarını hiç çiğnemedim. Özellikle etnik, cins, politik duruş, toplumsal olaylara bakmadan hastalarımı tedavi etmeye çalıştım. Hastalarımla aramızdaki gizliliği korumaya çalıştım. İşkence ve kötü muameleye maruz kalanlara tıbbi destek sundum” dedi.

İkinci duruşma 24 Nisan 2017 tarihinde görüldü. Duruşma salonunda Türkiye ve yurtdışındaki insan hakları örgütlerinden gözlemciler de hazır bulundu. Mahkeme, Küni’yi 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırdı ve aynı zamanda tahliyesine karar verdi.

İstinaf aşamasının ardından Serdar Küni, şu anda Şırnak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden yargılanıyor. 19 Şubat 2020‘deki duruşmada, tanığın ifadeyi işkence altında verdiğini söylemesine rağmen savcı ceza istedi.  Şırnak 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan duruşmada Dr. Küni ve avukatı Senem Doğanoğlu hazır bulunurken tanık R.E.’de Şırnak T Tipi Kapalı Cezaevi’nden getirilerek salonda hazır edildi. Tanık R.E. beyanında, “Teşhisi ben yapmadım. İmza bana ait değildir. Serdar Küni’yi tanımıyorum” dedi. Tanıktan sonra söz alan Küni, “Daha önce mahkeme huzuruna getirilen diğer tanıklarda işkence altında ifade imzaladığını söyledi. R.E’nin de işkence altında ifade verdiğini düşünüyorum” dedi. Mahkeme başkanı bunun üzerine R.E’ye işkence görüp görmediğini sordu. R.E emniyette işkence gördüğünü ifade etti. Esas hakkında mütalaasını sunan savcılık, Serdar Küni’nin “örgüt üyeliği” iddiasıyla cezalandırılmasını istedi.

Mahkeme heyeti bir sonraki duruşmayı 1 Nisan 2020’ye erteledi.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) eski Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, hepsi konsey üyesi 10 meslektaşıyla birlikte, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla yargılandı, 3 Mayıs 2019’da 1 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Davaya gerekçe olarak, TTB’nin Afrin’e yönelik ‘Zeytin Dalı’ harekâtı sırasında yaptığı “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlıklı açıklama ile 1 Eylül 2016 Dünya Barış Günü açıklaması gösterildi. Tükel aynı zamanda “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan Barış İçin Akademisyenler’den biri.

 Prof. Dr. Raşit Tükel, 1959 Aydın Nazilli doğumlu. 1983’te Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık yaptı. 2000 yılında profesör oldu.

2015’de yapılan seçimlerde İstanbul Üniversitesi rektörlüğü için en güçlü adaylardan biriydi. Aday belirleme seçimlerinde 1202 oy alarak sandıktan birinci çıktı. Ancak Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından Cumhurbaşkanına sunulan atama listesinde ismi ikinci sıraya yazıldı. Tükel’in seçimden birinci çıkmasına rağmen rektörlüğe, YÖK’ün listesinde adı ilk sıraya yazılan ancak seçimden ikinci çıkan Mahmut Ak atandı.

Atama; öğretim görevlileri, araştırma görevlileri, üniversite çalışanları ve öğrenciler tarafından İstanbul Üniversitesi ana binası önünde protesto edildi. Rektör olarak Raşit Tükel’in atanması için akademik çevrede başlatılan kampanyaya yaklaşık 15 bin kişi imza verdi.

Tükel, TTB Merkez Konseyi’nde 2014-2016 döneminde II. Başkan, 2016-2018 döneminde Başkan olarak görev yaptı. Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türkiye’deki hekimlerin yüzde 80’inin üye olduğu, hükümetten yardım almayan, mesleki bir sivil toplum örgütüdür. Kuruluş amaçları arasında Türkiye halkının sağlığını korumak, geliştirmek ve herkesin kolay ulaşabileceği kaliteli ve uygun maliyetli sağlık hizmeti için çalışmak, meslek ahlakını en iyi şekilde korumak gibi öncelikler bulunmaktadır.

Prof. Dr. Raşit Tükel aynı zamanda, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan Barış İçin Akademisyenler’den biri olarak “terör örgütü propagandası” iddiasıyla İstanbul 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor. Beyanında suçlamayı reddederek, “Attığım imza, ülkemizde barış içinde, insancıl ve sağlıklı koşullarda yaşam hakkının tesis edilmesi, bunun için hukuk içinde bütün çabaların gösterilmesi, Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözülebilmesi, devlet tarafından barış içinde yaşama hakkının sağlanması isteğinin dile getirilmesidir… Bu çatışmalar, doğrudan etkilerinin yanında, sağlık ve halk sağlığı hizmetlerini aksatma, çevreye zarar verme, yerinden edilmiş kişilerde sorunlara yol açma, insan hakları ihlalleri, şiddeti arttırma gibi nedenlerle biz hekimlerin ilgi ve çalışma alanına girmektedir” dedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin bölgesinde başlattığı Zeytin Dalı Harekâtı’na “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” diyerek karşı çıkan dönemin Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesi 10 doktorla birlikte 30 Ocak 2018’de gözaltına alındı. Polis, TTB Genel Merkezi’ne de baskın düzenledi, arama yaptı. Raşit Tükel, 5 Şubat 2018’de adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Gözaltındayken İstanbul Üniversitesi Rektörü Mahmut Ak tarafından İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden üç ay süreyle uzaklaştırıldı.

11 doktor hakkında açılan davanın, Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki karar duruşması 3 Mayıs 2019’da yapıldı. Mahkeme heyeti, hekimlerden Hande Arpat’ı hem “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” hem de “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla toplam 3 yıl 3 ay 22 gün hapis cezasına çarptırdı. Aralarında Raşit Tükel’in de bulunduğu diğer 10 hekime ise “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”ten 1 yıl 8’er ay hapis cezası verdi. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması talebini reddettikleri için hekimlerin cezaları ertelenmedi.

Ceza verilen TTB Merkez Konsey üyesi 11 hekimin isimleri: Mehmet Raşit Tükel, Sinan Adıyaman, Ayfer Horasan, Bülent Nazım Yılmaz, Dursun Yaşar Ulutaş, Funda Barlık Obuz, Hande Arpat, Mehmet Sezai Berber, Mustafa Tamer Gören, Selma Güngör, Şeyhmus Gökalp.

“Göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılan Bülent Şık, gıda mühendisi, çevre ve insan hakları aktivistidir.

Çevre dostu gıda analiz teknikleri üzerine doktora yapan Şık, 1990-2009 yılları arasında Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren laboratuvarlarda çalıştı. 2009’da öğretim üyesi olarak Akdeniz Üniversitesi’ne geçti. Üniversite bünyesinde kurulan Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nin teknik müdür yardımcılığı görevinde bulundu. Gıda güvenliği, gıdalardaki toksik kimyasal maddelerin kalıntı analizleri ve çevre dostu kimya uygulamaları ile ilgilendi.

Sağlık Bakanlığı’nın beş yıl (2011-2016) süren araştırma projesinde (Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli illerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi) görev aldı. Proje, Türkiye’nin batısında artan kanser vakaları ile toprak, hava, su kirliliği arasındaki olası bağı araştırıyordu. Bülent Şık’ın elde ettiği sonuçlar, gıda ve su örneklerinde tehlikeli seviyede kirlilik olduğunu ortaya koyuyordu. Çok sayıda örnekte pestisit, ağır metal ve polisiklik aromatik hidrokarbon tespit edildi. Bazı yerleşim bölgelerinde kurşun, alüminyum, krom ve arsenik zehirliliği nedeniyle suyun içilemez olduğu anlaşıldı.

Barış için Akademisyenler tarafından yayımlanan barış bildirisine imza attığı gerekçesiyle, Kasım 2016’da 677 sayılı KHK ile Şık’ın üniversitedeki yardımcı doçentlik görevine son verildi.

Sağlık Bakanlığı, raporla tespit edilen kirlilikle ilgili herhangi bir girişimde bulunmayınca Nisan 2018’de, araştırma sonuçlarını Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımladı. Dört günlük yazı dizisinin başlığı “Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi” idi.

Haberin ardından Bülent Şık hakkında soruşturma başlatıldı. Sağlık Bakanlığı’nın şikâyeti üzerine başlatılan soruşturma üç gerekçeye dayanıyordu: “Göreve ilişkin sırrın açıklanması (TCK 258); yasaklanan bilgileri temin (TCK 334) ve yasaklanan bilgileri açıklama (TCK 336)”.

İstanbul Adliyesi 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın karar duruşması, 26 Eylül 2019’da görüldü. Bülent Şık “yasaklanan bilgilerin temini” suçlamasından beraat etti. “Göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırıldı. “Sanığın pişmanlığa ilişkin bir beyanı bulunmadığı” gerekçesiyle cezada erteleme yapılmadı. İstinaf mahkemesi hükmünden sonra karar kesinleşecek.

 

Tahir Elçi, 28 Kasım 2015’te, Diyarbakır Sur’daki Dört Ayaklı Minare önünde yaptığı basın açıklaması sırasında öldürüldüğünde, Diyarbakır Barosu Başkanı’ydı. Aynı zamanda İnsan Hakları Derneği üyesi, Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Kurucular Kurulu üyesiydi. Elçi’nin ölümüne neden olan kurşunun hangi silahtan çıktığı ve kim tarafından ateşlendiği hâlâ tespit edilmedi.

Tahir Elçi, 1966 yılında Şırnak’ın Cizre ilçesinde doğdu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Diyarbakır Barosu’nda yönetici olarak görev yaptığı 1998-2006 arasında, Almanya’da bulunan Avrupa Hukuku Akademisi’nde uluslararası ceza hukuku ve ceza yargılaması eğitimi aldı. Birçok ulusal ve uluslararası konferansa konuşmacı olarak katıldı.

90’lı yıllardaki yargısız infaz, faili meçhul cinayet, gözaltında kaybetme, köy yakma, gözaltında işkence davalarında mağdur avukatlığı yaptı, Diyarbakır ve bölgedeki hak ihlalleriyle ilgili çalışmalar yürüttü. Diyarbakır Lice’de askerlerce öldürülen Medeni Yıldırım ile Cizre’de 12 yaşında sokakta öldürülen Nihat Kazanhan’ın ailesinin avukatıydı. Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin, Mart 1994’te Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bombalanarak 38 kişinin öldürülmesi dosyası ile Roboski katliamı dosyasını üstlendi. Köy bombalamalarıyla ilgili AİHM davasında en ağır kararlardan birinin çıkmasını sağladı.

Kasım 2012’de Diyarbakır Barosu Başkanı seçildi. 14 Ekim 2015’te katıldığı televizyon programında “PKK, terör örgütü değildir. Bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile PKK, silahlı siyasal bir harekettir. Siyasal talepleri olan, toplumda çok ciddi bir desteği olan bir siyasal harekettir” demesi nedeniyle altı gün sonra gözaltına alındı, tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edildi. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Elçi hakkında, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla 7,5 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırlandı, yurtdışına çıkış yasağı konuldu.

Söz konusu televizyon programından bir buçuk ay sonra, 25 Kasım 2015’te, Diyarbakır’ın tarihi Sur ilçesinde güvenlik güçleri ile YDG-H mensupları arasında Eylül 2019’dan itibaren süren çatışmalar sırasında, kentin simgelerinden Dört Ayaklı Minare’nin ayakları hasar gördü. Tahir Elçi, konuya dikkat çekmek için 28 Kasım 2015’te Dört Ayaklı Minare önünde bir basın toplantısı düzenledi. Konuşmasında “Tarihi Suriçi bölgesi 9 bin yıllık geçmişe sahip. Bu alan içerisinde surlar, camiler, kiliseler ve daha başta tarihi yapılar bulunmaktadır. Biz birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz” dedikten az sonra çıkan çatışmada öldürüldü.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından olayın en kısa zamanda aydınlatılacağının sözü verilmesine rağmen deliller usulüne uygun toplanmadı, olay anında orada bulunan polislerin silahlarında kriminal inceleme yapılmadı, Elçi’yi vuran kurşunun hangi silahtan çıktığı tespit edilmedi. Dört yılda soruşturmanın savcıları pek çok kez değiştirildi, tek bir fail veya şüpheli ifadesi alınmadı.

Diyarbakır Barosu, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü ana ışık tutmak ve olayın şüphelilerini belirlemek maksadıyla Londra merkezli uluslararası araştırma grubu Forensic Architecture’dan teknik bir araştırma yürütmesini talep etti. Araştırma sonucu açıklanan raporda, Elçi’nin olay yerinde bulunan 3 polisten birinin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetmiş olabileceği sonucuna varıldı. Bu 3 polis, soruşturma dosyasında ‘tanık” olarak yer alıyordu.

Cinayetten 4 yıl sonra şüpheliler tespit edildi. Savcılık, soruşturma dosyasına “şüpheli” olarak kaydedilen ve halen aktif görevde olan üç polisin ifadelerini aldı. Şüpheli polislerden ikisi başka şehirlerden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile biri ise bizzat savcılığa giderek ifade verdi. Şüphelilerin ifadesi 9 ve 10 Ocak 2020‘de soruşturma savcısı tarafından alındı.

eshid/eşit haklar logo hafıza merkezi logo Netherlands Helsinki Committe logo
© 2019