Dava Takvimi

January 2020

Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
  • Özgür Gündem Ana Davası (Eren Keskin)
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
  • Gezi Davası / Gezi Trial
29
30
31
...

Diyarbakırlı gazeteci-yazar ve insan hakları savunucusu Nurcan Baysal, bugüne kadar pek çok kez gözaltına alındı, evi basıldı, hakkında soruşturma açıldı. 2016’da Cizre’de gerçekleştirilen operasyonlar sonrasında tanıklıklarını kaleme aldığı yazı nedeniyle, 2018’de 10 ay hüküm giydi. Cezası 5 yıl denetim şartıyla ertelendi. 

1975 Diyarbakır doğumlu Nurcan Baysal, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Bilkent Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yaptı, aynı üniversitede asistan olarak çalıştı.
1997-2007 arasında GİDEM (Girişimci Destekleme Merkezi) projesi koordinatörü olarak Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na (UNDP) bağlı görev yaptı. 2004’te Diyarbakır’da Kalkınma Merkezi Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı, uzun yıllar yönetim kurulu başkanlığını üstlendi. Çalışmalarını zorunlu göç ve kırsal kalkınma üzerine yoğunlaştırdı. Kadın Emeği ve İstihdamı (KEİG) Platformu’nun, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün (DİSA) kurucularından oldu. Baysal aynı zamanda, İŞİD tarafından zorla alıkonan kadınları kurtarmak ve onlarla dayanışmak amacıyla 2015 yılında Diyarbakır’da kurulan Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu’nun üyelerinden biridir.

Yerel ve ulusal yayınlara yazdığı yazılarının ağırlığını Kürt sorunu, kalkınma ve yoksulluk konuları oluşturmaktadır. O Gün”, “O Sesler”, “Kürdistan’da Sivil Toplum(Şeyhmus Diken’le birlikte) veEzidiler: 73. Ferman Katliam ve Kurtuluş kitaplarının da yazarı.

Nurcan Baysal, 2016’da Özgür Gündem gazetesinin Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeni Kampanyası’nda yer aldı, hakkında “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. Bu soruşturma takipsizlikle sonuçlandı.

Cizre’deki operasyonlar sonrasında özel harekât polislerinin kullandığı evlerin durumuna ilişkin kaleme aldığı yazı üzerine açılan davada, 20 Şubat 2018’de, “emniyet teşkilatını alenen aşağılamak”tan 1 yıl hapis cezası aldı. İyi hal, geçmişi ve sosyal ilişkileri gerekçesiyle cezanın 10 aya indirilmesine ve sabıkası olmaması nedeniyle de hükmün 5 yıl denetim süresiyle ertelenmesine karar verildi.

Baysal’ın 2016’da bölgede gözlemlerini kaleme aldığı yazının başlığı, Cizre’deki evlerin içinden: ‘Kızlar biz geldik siz yoktunuz’ yazıları, yerlerde sergilenen kadın çamaşırları!” idi. Yazıya Ankara 6. Sulh Ceza Hâkimi Ali Ramazan Bilgisiçok’un kararı üzerine erişim engeli getirilmişti.

Baysal mahkemede yaptığı savunmada “Diyarbakır’da vermiş olduğum ifademin arkasındayım. Savcılık, asıl bu haberi ihbar kabul edip soruşturma başlatmalıydı. Ben bölgede gazetecilik yaptım. İnsanlık dışı tanık olduğum şeyleri haberleştirdim. Ben bu suça konu apartmana yanımda Mazlum-DER ve İnsan Hakları Vakfı’ndan bir heyetle gittim,” dedi.

Nurcan Baysal 22 Ocak 2018’de Afrin Operasyonu’yla ilgili paylaşımlara açılan soruşturma kapsamında Diyarbakır’da gözaltına alınan 30 kişi arasında da bulunuyordu. Emniyetteki işlemlerinin ardından, savcılık tarafından “Örgüt propagandası yapmak” ve “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edildi. Mahkemenin adli kontrol şartıyla serbest bıraktığı Baysal’a atığı yedi tweet gerekçe gösterilerek dava açıldı. 18 Nisan 2019’daki karar duruşmasında Diyarbakır 7. Asliye Ceza Mahkemesi beraat kararı verdi. 

Baysal, Haziran 2019’da “Terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla gözaltına alındı, ifadesinin ardından serbest bırakıldı. İfadesi alınırken kendisine yöneltilen sorular, 2010-2012 yılları arasında dinleme ve e-posta takipleri üzerinden oluşmuş bir bölümü Demokratik Toplum Kongresi (DTK), çoğu Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) ile ilgiliydi.

19 Ekim 2019’da, yurtdışında bulunduğu sırada Diyarbakır’daki evine, yine sosyal medya paylaşımlarından dolayı polis baskını yapıldı.

Nurcan Baysal 2010’da Dünya Kadınları Zirvesi Vakfı (WWSF) Kırsal Yaşamda Kadının Yaratıcılığı Ödülü’ne, 2017’de İtalyan Gazeteciler Birliği tarafından ‘Cesur kadın gazeteci’ ödülüne layık görüldü. Mayıs 2018’de Front Line Defenders’ın Risk Altındaki İnsan Hakları Savunucuları Ödülü’nü aldı. 19 Aralık 2019’da İngiliz PEN’in üyeliği verildi.

 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Cizre Referans Merkezi başvuru hekimi ve Şırnak Tabip Odası Başkanı Dr. Serdar Küni, Cizreli bir hekim ve insan hakları savunucusu. 2016’da Cizre’deki operasyonlarda yaralanan örgüt mensuplarını, örgüt mensubu olduklarını bilmesine rağmen tedavi etmekle suçlanarak 19 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındı ve tutuklandı. “Terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek”ten yargılandı. Mahkeme, 24 Nisan 2017’de görülen ikinci duruşmada Küni’yi 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırarak tahliyesine karar verdi.

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu doktor Serdar Küni, 1972 doğumlu. Şırnak Tabip Odası kurucularından. Cizre Devlet Hastanesi Acil Servisi’nde, sağlık ocaklarında çalıştı. Cizre Belediyesi’nin herkese eşit, parasız ve ulaşılabilir sağlık hizmeti vermek amacıyla kurduğu Bişeng Sağlık Merkezi’nde hekimlik yaptı. Bu merkez, sokağa çıkma yasakları sırasında fiilen, belediyeye kayyum atanmasından sonra resmen kapatıldı. Küni, 2015’te TİHV’nin Cizre Referans Merkezi’nin kuruluşunda aktif rol aldı.

19 Ekim 2016’da gözaltına alındıktan sonra tutuklandı, 24 Aralık Urfa T Tipi Cezaevine sevk edildi. Hakkında hazırlanan iki ayrı iddianamede, “Cizre’de sokağa çıkma yasağı sırasında düzenlenen operasyonlarda yaralanan ‘örgüt mensuplarını’ tedavi etmek” ile suçlandı. İddianamede kanıt olarak “Vatan” adlı gizli tanığın ve o dönem Cizre’de bulunduğu iddia edilen bazı kişilerin verdiği ifadeleri bulunuyordu.

Davanın ilk duruşması, 13 Mart 2017’de görüldü. Küni’nin “örgüt mensuplarını tedavi ettiğini gördükleri” yönünde ifade veren tanıklar, ilk duruşmada ifadelerinin işkence altında, zorla alındığını belirterek tüm beyanlarını geri çekti ve Dr. Küni’yi tanımadıklarını söyledi.

Gizli tanık “Vatan” ise ifadesinde, “toplumsal olaylarda yaralanan eylemcilerin Küni’nin çalıştığı sağlık ocağında tedavi gördüğünü” anlattı. Küni’ye yöneltilen tek suçlama, doktorluk mesleğini icra etmiş olmasıyla ilgiliydi ancak bahsedilen tarihte Küni’nin çalıştığı halk sağlığı merkezi kapalıydı.

Küni mahkemedeki beyanında, “12 yıldır Cizre’de hekimlik yapıyorum, bu 12 yılda nitelikli, parasız sağlık hizmeti sunulması için mücadele yürüttüm. Herkese eşit mesafede oldum. Hekimliğim boyunca meslek etik kurallarını hiç çiğnemedim. Özellikle etnik, cins, politik duruş, toplumsal olaylara bakmadan hastalarımı tedavi etmeye çalıştım. Hastalarımla aramızdaki gizliliği korumaya çalıştım. İşkence ve kötü muameleye maruz kalanlara tıbbi destek sundum” dedi.

İkinci duruşma 24 Nisan 2017 tarihinde görüldü. Duruşma salonunda Türkiye ve yurtdışındaki insan hakları örgütlerinden gözlemciler de hazır bulundu. Mahkeme, Küni’yi 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırdı ve aynı zamanda tahliyesine karar verdi.

İstinaf aşamasının ardından Serdar Küni, şu anda Şırnak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden yargılanıyor. Duruşması 19 Şubat 2020‘de görülecek.

 

Türk Tabipleri Birliği (TTB) eski Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, hepsi konsey üyesi 10 meslektaşıyla birlikte, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla yargılandı, 3 Mayıs 2019’da 1 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Davaya gerekçe olarak, TTB’nin Afrin’e yönelik ‘Zeytin Dalı’ harekâtı sırasında yaptığı “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlıklı açıklama ile 1 Eylül 2016 Dünya Barış Günü açıklaması gösterildi. Tükel aynı zamanda “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan Barış İçin Akademisyenler’den biri.

 Prof. Dr. Raşit Tükel, 1959 Aydın Nazilli doğumlu. 1983’te Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık yaptı. 2000 yılında profesör oldu.

2015’de yapılan seçimlerde İstanbul Üniversitesi rektörlüğü için en güçlü adaylardan biriydi. Aday belirleme seçimlerinde 1202 oy alarak sandıktan birinci çıktı. Ancak Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından Cumhurbaşkanına sunulan atama listesinde ismi ikinci sıraya yazıldı. Tükel’in seçimden birinci çıkmasına rağmen rektörlüğe, YÖK’ün listesinde adı ilk sıraya yazılan ancak seçimden ikinci çıkan Mahmut Ak atandı.

Atama; öğretim görevlileri, araştırma görevlileri, üniversite çalışanları ve öğrenciler tarafından İstanbul Üniversitesi ana binası önünde protesto edildi. Rektör olarak Raşit Tükel’in atanması için akademik çevrede başlatılan kampanyaya yaklaşık 15 bin kişi imza verdi.

Tükel, TTB Merkez Konseyi’nde 2014-2016 döneminde II. Başkan, 2016-2018 döneminde Başkan olarak görev yaptı. Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türkiye’deki hekimlerin yüzde 80’inin üye olduğu, hükümetten yardım almayan, mesleki bir sivil toplum örgütüdür. Kuruluş amaçları arasında Türkiye halkının sağlığını korumak, geliştirmek ve herkesin kolay ulaşabileceği kaliteli ve uygun maliyetli sağlık hizmeti için çalışmak, meslek ahlakını en iyi şekilde korumak gibi öncelikler bulunmaktadır.

Prof. Dr. Raşit Tükel aynı zamanda, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan Barış İçin Akademisyenler’den biri olarak “terör örgütü propagandası” iddiasıyla İstanbul 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor. Beyanında suçlamayı reddederek, “Attığım imza, ülkemizde barış içinde, insancıl ve sağlıklı koşullarda yaşam hakkının tesis edilmesi, bunun için hukuk içinde bütün çabaların gösterilmesi, Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözülebilmesi, devlet tarafından barış içinde yaşama hakkının sağlanması isteğinin dile getirilmesidir… Bu çatışmalar, doğrudan etkilerinin yanında, sağlık ve halk sağlığı hizmetlerini aksatma, çevreye zarar verme, yerinden edilmiş kişilerde sorunlara yol açma, insan hakları ihlalleri, şiddeti arttırma gibi nedenlerle biz hekimlerin ilgi ve çalışma alanına girmektedir” dedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin bölgesinde başlattığı Zeytin Dalı Harekâtı’na “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” diyerek karşı çıkan dönemin Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesi 10 doktorla birlikte 30 Ocak 2018’de gözaltına alındı. Polis, TTB Genel Merkezi’ne de baskın düzenledi, arama yaptı. Raşit Tükel, 5 Şubat 2018’de adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Gözaltındayken İstanbul Üniversitesi Rektörü Mahmut Ak tarafından İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden üç ay süreyle uzaklaştırıldı.

11 doktor hakkında açılan davanın, Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki karar duruşması 3 Mayıs 2019’da yapıldı. Mahkeme heyeti, hekimlerden Hande Arpat’ı hem “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” hem de “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla toplam 3 yıl 3 ay 22 gün hapis cezasına çarptırdı. Aralarında Raşit Tükel’in de bulunduğu diğer 10 hekime ise “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”ten 1 yıl 8’er ay hapis cezası verdi. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması talebini reddettikleri için hekimlerin cezaları ertelenmedi.

Ceza verilen TTB Merkez Konsey üyesi 11 hekimin isimleri: Mehmet Raşit Tükel, Sinan Adıyaman, Ayfer Horasan, Bülent Nazım Yılmaz, Dursun Yaşar Ulutaş, Funda Barlık Obuz, Hande Arpat, Mehmet Sezai Berber, Mustafa Tamer Gören, Selma Güngör, Şeyhmus Gökalp.

“Göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılan Bülent Şık, gıda mühendisi, çevre ve insan hakları aktivistidir.

Çevre dostu gıda analiz teknikleri üzerine doktora yapan Şık, 1990-2009 yılları arasında Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren laboratuvarlarda çalıştı. 2009’da öğretim üyesi olarak Akdeniz Üniversitesi’ne geçti. Üniversite bünyesinde kurulan Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nin teknik müdür yardımcılığı görevinde bulundu. Gıda güvenliği, gıdalardaki toksik kimyasal maddelerin kalıntı analizleri ve çevre dostu kimya uygulamaları ile ilgilendi.

Sağlık Bakanlığı’nın beş yıl (2011-2016) süren araştırma projesinde (Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli illerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi) görev aldı. Proje, Türkiye’nin batısında artan kanser vakaları ile toprak, hava, su kirliliği arasındaki olası bağı araştırıyordu. Bülent Şık’ın elde ettiği sonuçlar, gıda ve su örneklerinde tehlikeli seviyede kirlilik olduğunu ortaya koyuyordu. Çok sayıda örnekte pestisit, ağır metal ve polisiklik aromatik hidrokarbon tespit edildi. Bazı yerleşim bölgelerinde kurşun, alüminyum, krom ve arsenik zehirliliği nedeniyle suyun içilemez olduğu anlaşıldı.

Barış için Akademisyenler tarafından yayımlanan barış bildirisine imza attığı gerekçesiyle, Kasım 2016’da 677 sayılı KHK ile Şık’ın üniversitedeki yardımcı doçentlik görevine son verildi.

Sağlık Bakanlığı, raporla tespit edilen kirlilikle ilgili herhangi bir girişimde bulunmayınca Nisan 2018’de, araştırma sonuçlarını Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımladı. Dört günlük yazı dizisinin başlığı “Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi” idi.

Haberin ardından Bülent Şık hakkında soruşturma başlatıldı. Sağlık Bakanlığı’nın şikâyeti üzerine başlatılan soruşturma üç gerekçeye dayanıyordu: “Göreve ilişkin sırrın açıklanması (TCK 258); yasaklanan bilgileri temin (TCK 334) ve yasaklanan bilgileri açıklama (TCK 336)”.

İstanbul Adliyesi 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın karar duruşması, 26 Eylül 2019’da görüldü. Bülent Şık “yasaklanan bilgilerin temini” suçlamasından beraat etti. “Göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırıldı. “Sanığın pişmanlığa ilişkin bir beyanı bulunmadığı” gerekçesiyle cezada erteleme yapılmadı. İstinaf mahkemesi hükmünden sonra karar kesinleşecek.

 

Tahir Elçi, 28 Kasım 2015’te, Diyarbakır Sur’daki Dört Ayaklı Minare önünde yaptığı basın açıklaması sırasında öldürüldüğünde, Diyarbakır Barosu Başkanı’ydı. Aynı zamanda İnsan Hakları Derneği üyesi, Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Kurucular Kurulu üyesiydi. Elçi’nin ölümüne neden olan kurşunun hangi silahtan çıktığı ve kim tarafından ateşlendiği hâlâ tespit edilmedi.

Tahir Elçi, 1966 yılında Şırnak’ın Cizre ilçesinde doğdu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Diyarbakır Barosu’nda yönetici olarak görev yaptığı 1998-2006 arasında, Almanya’da bulunan Avrupa Hukuku Akademisi’nde uluslararası ceza hukuku ve ceza yargılaması eğitimi aldı. Birçok ulusal ve uluslararası konferansa konuşmacı olarak katıldı.

90’lı yıllardaki yargısız infaz, faili meçhul cinayet, gözaltında kaybetme, köy yakma, gözaltında işkence davalarında mağdur avukatlığı yaptı, Diyarbakır ve bölgedeki hak ihlalleriyle ilgili çalışmalar yürüttü. Diyarbakır Lice’de askerlerce öldürülen Medeni Yıldırım ile Cizre’de 12 yaşında sokakta öldürülen Nihat Kazanhan’ın ailesinin avukatıydı. Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin, Mart 1994’te Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bombalanarak 38 kişinin öldürülmesi dosyası ile Roboski katliamı dosyasını üstlendi. Köy bombalamalarıyla ilgili AİHM davasında en ağır kararlardan birinin çıkmasını sağladı.

Kasım 2012’de Diyarbakır Barosu Başkanı seçildi. 14 Ekim 2015’te katıldığı televizyon programında “PKK, terör örgütü değildir. Bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile PKK, silahlı siyasal bir harekettir. Siyasal talepleri olan, toplumda çok ciddi bir desteği olan bir siyasal harekettir” demesi nedeniyle altı gün sonra gözaltına alındı, tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edildi. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Elçi hakkında, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla 7,5 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırlandı, yurtdışına çıkış yasağı konuldu.

Söz konusu televizyon programından bir buçuk ay sonra, 25 Kasım 2015’te, Diyarbakır’ın tarihi Sur ilçesinde güvenlik güçleri ile YDG-H mensupları arasında Eylül 2019’dan itibaren süren çatışmalar sırasında, kentin simgelerinden Dört Ayaklı Minare’nin ayakları hasar gördü. Tahir Elçi, konuya dikkat çekmek için 28 Kasım 2015’te Dört Ayaklı Minare önünde bir basın toplantısı düzenledi. Konuşmasında “Tarihi Suriçi bölgesi 9 bin yıllık geçmişe sahip. Bu alan içerisinde surlar, camiler, kiliseler ve daha başta tarihi yapılar bulunmaktadır. Biz birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz” dedikten az sonra çıkan çatışmada öldürüldü.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından olayın en kısa zamanda aydınlatılacağının sözü verilmesine rağmen deliller usulüne uygun toplanmadı, olay anında orada bulunan polislerin silahlarında kriminal inceleme yapılmadı, Elçi’yi vuran kurşunun hangi silahtan çıktığı tespit edilmedi. Dört yılda soruşturmanın savcıları pek çok kez değiştirildi, tek bir fail veya şüpheli ifadesi alınmadı.

Diyarbakır Barosu, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü ana ışık tutmak ve olayın şüphelilerini belirlemek maksadıyla Londra merkezli uluslararası araştırma grubu Forensic Architecture’dan teknik bir araştırma yürütmesini talep etti. Araştırma sonucu açıklanan raporda, Elçi’nin olay yerinde bulunan 3 polisten birinin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetmiş olabileceği sonucuna varıldı. Bu 3 polis, soruşturma dosyasında ‘tanık” olarak yer alıyor.

İlk kez 27 Mayıs 1995’te bir araya gelen Cumartesi Anneleri/İnsanları, 24 yıldır gözaltında kaybedilenlerin akıbetini soruyor, faillerin bulunup yargılanması ve kaybetmelerin yeniden yaşanmaması için mücadele veriyor.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinden bugüne toplam 1.352 kişinin gözaltında kaybedildiği tahmin ediliyor. Zorla kaybetmelerin en çok gerçekleştiği dönem, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın ortaya çıkışına da tanıklık eden 1993-95 yılları arası.

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 1992 yılında, zorla kaybedilenler için “Kayıplar bulunsun” sloganıyla başlattığı kampanya, 1995’te Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın mücadelesiyle hak büyük bir arama hareketine dönüştü.

İstanbul Galatasaray Meydanı’nda her cumartesi saat 12.00’de buluşarak barışçıl oturma eylemi düzenleyen Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın gündemindeki ilk kayıp Hasan Ocak’tı.

İstanbul’da, 12-15 Mart 1995’te yaşanan Gazi Mahallesi olayları sonrası 21 Mart’ta gözaltına alınan Hasan Ocak, annesi Emine Ocak ve yakınlarının 55 gün süren ısrarlı arayışının sonunda, 15 Mayıs 1995’te kimsesizler mezarlığında bulundu. Öldürülmeden evvel ağır işkenceden geçirilmişti.

Hasan Ocak’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) desteğiyle başlayan kampanya, cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü. 27 Mayıs 1995’te 15-20 kişilik bir grup, Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelerek ilk oturma eylemini yaptı.

Taleplerini “Gözaltındaki kayıplar son bulsun, kayıpların akıbeti açıklansın, sorumlular bulunsun ve yargılansın” olarak duyurdular. 15-20 kişi başlayan eyleme katılanların sayısı zamanla binleri buldu. Her hafta, gözaltında kaybedilen bir kişinin hikâyesi anlatıldı, akıbeti soruldu.

Ancak Ağustos 1998’den itibaren polis, eyleme katılanlara her hafta cop ve biber gazıyla müdahale etti, katılanları gözaltına aldı. Bir yıla yakın sürecin ardından, 13 Mart 1999‘da Cumartesi Anneleri/İnsanları ara verdiklerini açıkladılar.

Yeniden buluşmaları için 10 yıl geçmesi gerekti. 31 Ocak 2009‘da yeniden Galatasaray Meydanı’ndaydılar. Aynı yıl müzik grubu Bandista, ‘Benim Annem Cumartesi’ isimli parçayı yayımladı.

Bu arada Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme‘yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu. Ancak Türkiye, bu sözleşmeye hâlâ taraf değil.

2013’te Uluslararası Hrant Dink Ödülü, Cumartesi Anneleri/İnsanları’na verildi.

2015 ve 2016’da İstanbul’da meydana gelen bombalı saldırılardan sonra güvenlik gerekçesiyle Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın etrafı polis kordonuna alınmaya başlandı. Oturma eylemine katılmak isteyenler aramadan geçirildi.

25 Ağustos 2018’de gerçekleşecek 700’üncü buluşma için destek çağrısı yapıldı. Ancak 25 Ağustos cumartesi sabahı bir araya gelen gruba, meydanda toplanmalarının Beyoğlu Kaymakamlığı imzalı bir kararla yasaklandığı bildirildi. Cumartesi Anneleri/İnsanları, İHD üye ve yöneticileri ile destek vermeye gelenlere tazyikli su, plastik mermi ve biber gazıyla müdahale edildi. Gözaltına alınan 47 kişi, yaklaşık 8 saat sonra serbest bırakıldı.

27 Ağustos 2018’de İHD İstanbul Şubesi’nde yapılacağı duyurulan basın açıklamasından birkaç saat önce, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nı “terör örgütlerine meşruiyet alanı açmaya çalışmak” ve “terör örgütlerinin sözcülüğünü yapmak”la itham etti.

Cumartesi Anneleri/İnsanları’na yönelik yasaklama tutumu, 700’üncü haftadan bu yana sürüyor. Sonraki haftalarda da Galatasaray Meydanı’nda buluşmalarına izin verilmedi, meydan polis bariyerleriyle kalıcı olarak kapatıldı. 701’inci haftada meydana yürümek isteyen gruba müdahale edildi, oturma eylemi Büyükparmakkapı Sokak’ta yapıldı. 702’inci haftadan bu yana Cumartesi Anneleri/İnsanları İHD İstanbul Şubesi önünde buluşuyor, Galatasaray Meydanı’na çıkmalarına izin verilmiyor.

PEN Duygu Asena Ödülü, 2019’da Cumartesi Anneleri/İnsanları’na verildi.

 

 

Diyarbakır Barosu 1927 yılından bu yana faaliyet gösteriyor. Türkiye’de dönem dönem artan otoriter eğilimlerle birlikte baro yöneticileri hakkındaki soruşturma ve davalar da artıyor. Açıklamaları ve hazırladıkları raporlar nedeniyle hedef gösteriliyorlar. Baronun eski başkanı Tahir Elçi, 28 Kasım 2015’te, Diyarbakır Sur’daki Dört Ayaklı Minare önünde basın açıklaması yaparken öldürüldü. Bugün de Diyarbakır Barosu hakkında açılmış dava bulunmakta.

Elçi cinayetini izleyen yıllarda, dönemin Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) yapılan şikâyetler üzerine baro hakkında üç soruşturma başlatıldı. Soruşturmalar, baronun 2016 ile 2018 dönemindeki faaliyetlerini kapsıyordu. O dönem gündemdeki hukuki, siyasi ve toplumsal olaylara dair insan haklarını savunmak amacıyla yapılan basın açıklamaları ve hazırlanan raporlar suçlamaya konu ediliyordu. Adalet Bakanlığı’nın izin vermesiyle bu üç soruşturma daha sonra davaya dönüştü.

Söz konusu açıklamalardan biri Diyarbakır Barosu’nun 2017 yılında yaptığı “24 Nisan / Büyük Felaket: Ermeni Halkının Acısını Paylaşıyoruz” başlıklı açıklama hakkındaydı ve 1 Aralık 2019’da Batman Ağır Ceza Mahkemesi tarafından davaya dönüştürüldü. Diyarbakır Barosu önceki dönem başkanı Ahmet Özmen ile yine önceki dönem yönetim kurulu hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301’inci Maddesi gereğince “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek, TBMM’yi aşağılamak” suçundan dava açılmasına karar verildi.

HDP eski milletvekili Osman Baydemir’in Meclis’te yaptığı konuşma nedeniyle TBMM içtüzüğü gereğince ceza almasıyla ilgili 18 Aralık 2017’de “Kürdistan ifadesini cezalandırma utançtır” şeklindeki açıklama ile Hakkari’nin Oğul Köyü Kanireş bölgesinde SİHA tarafından vurularak ölen ve yaralananların sivil olduğunun belirtildiği raporun yayımlanması da soruşturmanın ardından Aralık 2019 sonunda dava konusu oldu.

2016-2018 yıllarında Diyarbakır Barosu Başkanı olan Ahmet Özmen ve dönemin Yönetim Kurulu Üyeleri Mahsum Batı, Nurşin Uysal, Cihan Ülsen, Sertaç Buluttekin, Neşet Girasun, Serhat Eren, İmran Gökdere, Velat Alan, Ahmet Dağ ve Nahit Eren hakkında dava açılan isimler.

Baro, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından da açıkça hedef alındı. Yöneticileri “örgüt propagandası yapmak” ve “terör örgütü sözcülüğü” ile suçlayan Soylu, bu suçlamalarına ne delil ne tanık ne de hukuki bir dayanak gösterdi.

Öte yandan Diyarbakır Barosu bu süreçte, insan haklarının korunmasına yönelik çabaları nedeniyle iki önemli ödüle layık görüldü. 2016’da Uluslararası Hrant Dink Ödülü yurt içinden Diyarbakır Barosu’na verildi. 2018 yılında ise Uluslararası Ludovic Trarieux İnsan Hakları Jüri Özel Ödülü’nü aldı.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) LGBTİ+ Dayanışması, kurulduğu 1996 yılından beri ODTÜ’de toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya çalışıyor ve LGBTİ+fobi ile mücadele ediyor. ODTÜ kampüsünde LGBTİ+ etkinlikleri her dönem belli düzeylerde engellemelerle karşı karşıya kalsa da, ODTÜ LGBTİ+ Dayanışması’nın düzenlediği Onur Yürüyüşü gelenekselleşerek kentin de sembolü haline geldi. Daha önce ODTÜ’de LGBTİ+ temalı kimi etkinliklere dönük engelleme ve idari soruşturmalar bugün 9. ODTÜ Onur Yürüyüşü’ne katılan 19 LGBTİ+ hakları savunucusunun yargılaması ile devam ediyor.

Ankara Valiliği’nin 18 Kasım 2017’de “toplumsal duyarlılıklar”, “kamu güvenliği”, “genel sağlığın ve ahlakın korunması” ve “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gerekçeleriyle il genelinde ilan ettiği süresiz LGBTİ+ etkinlik yasağı, OHAL’in kalkmasının ardından da devam etti. Temmuz 2018’de kaldırılan OHAL Kanunu’ndan sonra bu genel yasak ancak 19 Nisan 2019 tarihli Ankara Bölge İdari Mahkemesi kararı ile iptal edildi.

OHAL ve sonrası dönemlerdeki yasaklamalardan etkilenen ODTÜ kampüsünde 10 Mayıs 2019’da gerçekleşmesi beklenen 9. Onur Yürüyüşü, Bölge İdari Mahkemesi kararına rağmen bu kez de Rektörlük tarafından yasaklandı. ODTÜ Rektörü Mustafa Verşan Kök öğrencilere, öğretim görevlilerine ve mezunlara gönderdiği bir e-posta ile Ankara ilinde bir etkinlik yasağı olmamasına rağmen Onur Yürüyüşü’nün yasaklandığını bildirdi.

Nihayetinde Bölge İdare Mahkemesi’nin “yasak süresiz, sınırlama ve belirlilik yok, yasak yerine etkinliklerin güvenliği sağlanmalı” diyerek kaldırdığı yasak kararını esas alarak 10 Mayıs’ta yürüyüş için kampüste toplanan öğrencilere, Rektörlüğün çağrısıyla kampüse giren polisler müdahale etti. Aralarında ODTÜ LGBTİ+ Dayanışma üyelerinin de yer aldığı 21 öğrenci ve bir öğretim görevlisi gözaltına alındı. Üniversite yönetimi aynı gece geç saatlerde serbest bırakılan öğrenciler hakkında idari soruşturma başlatırken Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da 19 LGBTİ+ hak savunucusu hakkında iddianame düzenledi.

17 Temmuz 2019 tarihli iddianamede 19 hak savunucusunun “kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma” ve “ikazlara ve zor kullanmaya rağmen dağılmama” suçlamalarıyla 2911 sayılı yasanın 32/1 maddesiyle yargılanarak cezalandırılmaları istendi. 5 Ağustos 2019 tarihinde iddianamenin kabulüyle açılan davanın ilk duruşması 12 Kasım 2019 günü Ankara 39. Asliye Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşti.

Açılan bu davanın yanı sıra LGBTİ+ hakları savunucusu öğrenciler çeşitli karalama kampanyalarına maruz bırakıldı. LGBTİ+ Dayanışma Topluluğu üyesi öğrenciler hükümet yanlısı bazı gazetelerde hedef gösterildi. Ayrıca Haziran 2019’da, yürüyüşe katıldığı için dava açılan öğrencilerin Kredi ve Yurtlar Kurumu’ndan (KYK) aldığı burs ve krediler kesildi. Bu kesintilere öğrencilerin ODTÜ Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınmasını gerekçe gösteren KYK, öğrencilerden kuruma olan borçlarını ödemelerini istedi.

30 Haziran 2019 tarihindeki ODTÜ Mezuniyet töreni öncesi aralarında ODTÜ LGBTİ+ Dayanışma üyesi iki öğrencinin de olduğu altı öğrencinin evlerine baskın yapıldı. O sırada evlerinde bulunan dört öğrenci gözaltına alındı, ifadelerinin ardından akşam saatlerinde serbest bırakıldı. Baskın sırasında evde olmadığı için gözaltına alınmayan diğer iki öğrenci de ilerleyen günlerde ifade verdi. Gözaltına alınan öğrencilere cinsel yönelimleri ve mezuniyette gerçekleştirmek üzere planladıkları bir eylem olup olmadığı soruldu.

Gözaltına alınan 18 öğrenci ile bir akademisyene açılan davanın ilk duruşması 12 Kasım 2019’da Ankara 39. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşma öncesinde yapılacak basın açıklaması polis tarafından engellendi. Duruşmayı AB Türkiye Delegasyonu temsilcileri ile çok sayıda Avrupalı diplomat da izledi.

Sanık avukatları iddianamenin iadesini, Onur Yürüyüşü’ne müdahale eden polisler hakkında suç duyurusunda bulunulmasını ve öğrenciler ile akademisyenin beraatini istedi. Mahkeme, avukatların taleplerini reddederken davanın bir sonraki duruşmasının 12 Mart 2020’de yapılacağını duyurdu.

 

Açılışı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96. Yılı olan 29 Ekim 2018’e yetiştirilen İstanbul Üçüncü Havalimanı inşaatındaki kötü çalışma koşullarına karşı eylem yapan işçi ve sendikacı 61 kişi 2018 yılının Eylül ayından bu yana yargılanıyor. Hazırlanan ve Gaziosmanpaşa 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nce kabul edilen iddianamede işçi ve sendikacılar “görevi yaptırmamak için direnme”, “iş ve çalışma hürriyetinin ihlali”, “kamu malına zarar verme”, “toplantı ve yürüyüşlere silah veya 23. maddede belirtilen aletlerle katılma” ve “mala zarar verme” ile suçlanıyor. Güvenlik kameraları ve video görüntüleri ile WhatsApp yazışmaları bu suçlamalara delil olarak gösteriliyor.

10,2 milyar Euro yatırım maliyetiyle, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tek kalemde yapılan en büyük altyapı yatırım projesi statüsünde olan, ayrıca dünyadaki en yüksek maliyetli havalimanları arasında yer alan İstanbul Üçüncü Havalimanı inşaatında Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) verilerine göre en az 52 işçi yaşamını yitirdi. İşçilere yönelik yargılama da 52 kişinin ölümüne de neden olan kötü çalışma koşullarına karşı yapılan eylemlerle alakalı.

Üçüncü Havalimanı inşaatında ilk kitlesel eylem 12 Eylül 2018’de meydana gelen, 17 işçinin yaralandığı servis kazası sonrası gerçekleşti. İşçiler, iş cinayetleri, ağır çalışma koşulları, maaşların ödenmemesi, yatakhane ve yemekhanelerde temizlik sorunlarına karşı 14 Eylül 2018 günü servislerin çıkışını engelleyerek eylem yaptı. Biber gazı ile müdahale edilen bu eylem sonrası işletmeci firma yetkilileriyle biraraya gelen işçi temsilcilerinin sunduğu 15 maddelik talepler dizisi açık bir şekilde kabul edilmeyince işçiler “oyalamacı” olarak algıladıkları bu tutum karşısında eyleme devam kararı aldı.

Aynı gece inşaat işçilerinin kaldığı odalar basıldı, 401’i kayıtlı olmak üzere İnşaat-İş Sendikası’nın verilerine göre 543 işçi gözaltına alındı. Gözaltındaki işçiler ancak üçüncü gün avukatlarıyla görüşebildi. Çoğunluğu gözaltından serbest bırakılırken 43 kişi savcılığa sevk edildi. 15 işçi adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakıldı. 28’i hakkında ise tutuklama talep edildi. Bu sürecin sonucunda 24 işçi tutuklandı.

Tutuklananlar arasında İnşaat İşçileri Sendikası Basın Sözcüsü Uğur Karadaş, Örgütlenme Sorumlusu Yunus Özgür ve Yönetim Kurulu Üyeleri Anıl Deniz Gider ve Özkan Özkanlı da bulunuyordu.

Tutuklanan işçilerin sayısı ilerleyen günlerde kötü çalışma koşullarına karşı sürdürülen eylemlere dönük müdahaleler neticesinde artarak 31’e yükseldi. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Devrimci Yapı İşçileri Sendikası Başkanı Özgür Karabulut da tutuklananlar arasındaydı. Karabulut, 4 Ekim’de havalimanı şantiyesinde gerçekleşen gözaltılarla eş zamanlı olarak DİSK Genel Merkezi önünden gözaltına alınmıştı.

31 işçi ve sendikacı, yaklaşık 3 aylık tutukluluğun ardından ilk kez 5 Aralık 2018’de hakim karşısına çıktı. Gaziosmanpaşa 14. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmada mahkeme, sorgusu yapılamayan biri dışında 30 tutuklu işçinin yurtdışı çıkış yasağı ve adli kontrol şartıyla tahliyesine karar verdi.

20 Mart 2019’daki ikinci duruşmada, duruşmaya katılmadığı için ifadesi alınamayan 3 işçi dışında yargılanan tüm işçilere dair daha önce verilen adli kontrol ve yurtdışına çıkış yasağı kaldırıldı. Üçüncü duruşma 26 Haziran’da görüldü.

Dava kapsamında tutuksuz yargılanan 61 işçi ve sendikacı* 27 Kasım 2019’da bir kez daha hakim karşısına çıktı. Bir sonraki duruşma tarihi 25 Mart 2020.

>> Düşünce Suçu?!na Karşı Girişim inşaat işçilerinin tüm bu süreç boyunca karşı karşıya kaldıkları hukuksuzluklara ilişkin geniş bir dosya hazırladı. İşçi ve sendikacıların Anayasa ve yasalarla güvence altına alınan hangi haklarının ihlal edildiğine ilişkin daha geniş bilgi almak isterseniz tıklayınız.


* Abdurrahman Denli, Adem Mukyen, Ahmet Aras, Ahmet Faruk Şengül, Akif Altınışık, Anıl Deniz Gider, Bahtiyar Takan, Berhem Örnek, Bilal Özmen, Bilal Topcu, Birkan Topcu, Cihan Sarıbulak, Deniz Aslan, Diyar Bozkurt, Emin Irmak, Enver Asan, Esat Fırat, Fatih Mukan, Ferhat Çelik, Ferhat Uyar, Fuat Ögel, Gökhan Takan, Gürgün Işık, Hacı Volkan Oflaz, Hasan Çetin, Hüseyin Çetin, İbrahim Kençü, İlker Kurt, İsmail Faydalgel, Mazlum Kaya, Mehmet Keleş, Mehmet Ali İnan, Mehmet Celal Demir, Mehmet Nuri Soyalp, Mehmet Refik Şimşek, Muhammet Yiğen, Murat Altuntaş, Murat Nozoğlu, Musa Başkan, Musa Karakuş, Mustafa Atay, Mustafa Öktem, Mustafa Soyalp, Nedim Erdem, Osman Atku, Osman Üney, Ömer Eren, Özgür Karabulut, Özkan Özkanlı, Ramazan Gözel, Reşit Çelik, Rıdvan Günül, Sedat Elmas, Selami Saribuğa, Serhat Bilici, Servet Gözel, Teyip Kırğın, Uğur Karadaş, Yunus Özgür, Yusuf Asan, Yusuf Yılmaz.

Avukat ve insan hakları savunucusu Taner Kılıç, kurucusu da olduğu Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin Onursal Başkanı. Türkiye’de insan hakları mücadelesinin önde gelen isimlerinden olan Kılıç, mülteci hukuku alanında çalışmalar yürüten, mültecilerin koşullarına eğilen ilk hukukçulardan. Kılıç aynı zamanda Mültecilerle Dayanışma Derneği’nin (Mülteci-Der) kurucu üyesi ve eski başkanlarından. 15 ay cezaevinde tutulan Kılıç, Büyükada Davası’nda tutuksuz yargılanıyor.

6 Haziran 2017’de İzmir’deki evinden alındıktan üç gün sonra “terör örgütü üyeliği” iddiası ile suçlanan Kılıç, tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bu tarihte Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin Yönetim Kurulu Başkanı’ydı. Tutuklandıktan sonra, 2018 Mart ayındaki Genel Kurul’da Onursal Başkan seçildi.

Kılıç’ın telefonunda güvenli mesajlaşma uygulaması ByLock olduğu iddiası ile Bank Asya’da aleni bir hesaba sahip olması “örgüt üyeliği” suçlamasına delil olarak gösterildi. 15 Temmuz darbe girişiminden sorumlu tutulan Gülen Hareketi’yle ilişkilendirildi. Uluslararası Af Örgütü’nün Kılıç’ın telefonuna yaptırdığı bağımsız iki teknik bilirkişi incelemesi ByLock uygulamasının indirildiğine ilişkin hiçbir iz bulunmadığını ortaya çıkardı. Nitekim Savcılık, bugüne kadar bu iddiayı destekleyen geçerli hiçbir kanıt sunamadı.

Kılıç, tutukluluğundan bir ay sonra yani 5 Temmuz 2017’de toplantıları polis tarafından basılarak gözaltına alınan ve ardından tutuklanan 10 hak savunucusunun 25 Ekim’deki tahliyesinden yalnızca bir gün sonra yani 26 Ekim’de, yargılandığı davada ilk kez duruşmaya çıktı. Ancak mahkeme tutukluluğunun devamına ve dosyasının 10 hak savunucusuna yönelik dava ile birleştirilmesine hükmetti. Daha sonra ise Kılıç’ın suç konusu yapılan hak savunucularının Büyükada’daki toplantısından “haberinin olduğu” iddia edildi.

Büyükada Davası altında Kılıç’ın yargılamasına devam edildi ve Kılıç dahil 11 hak savunucusunun davası 31 Ocak 2018’de İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Bu davada tahliye kararı verilse de üzerinden 24 saat geçmeden Kılıç hakkında yeniden “tutuklamaya yönelik yakalama kararı” çıkartıldı. 1 Şubat 2018’de tekrar tutuklandı.

Telefonuna hiçbir zaman Bylock uygulamasının indirilmediği İstanbul Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan raporla da kesin olarak tespit edilse de, Kılıç, 21 Haziran 2018’deki duruşmada yine tahliye edilmedi. Mahkeme bu kez de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) kayıtlarını gerekçe göstererek Kılıç’ın telefonunda “güncelleme ve fabrika ayarlarına döndürme işlemi yapılıp yapılmadığının” incelenmesi için rapor alınmasını istedi ve 7 Kasım 2018’e duruşma tarihi verdi.

15 Ağustos 2018 tarihindeyse, dosya üzerinde yapılan aylık tutukluluk incelemesi neticesinde, İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi Kılıç’ın tahliyesine karar verdi.

Sivil toplum çalışmalarıyla bilinen, uzun yıllardır göç ve mülteci hukuku üzerine çalışmalar yürüten, baroların Mülteci Hakları Komisyonlarında aktif olarak yer alan Kılıç’ın yargılaması tutuksuz olarak devam ediyor. Ancak 15 ay cezaevinde tutulduktan sonra tahliye edilen Kılıç, hala hapis tehdidi altında.

İstanbul Büyükada’da “İnsan Hakları Savunucularının Korunması Dijital Güvenliği” başlıklı toplantı nedeniyle haklarında“Silahlı terör örgütlerine yardım etme” ve Silahlı terör örgütüne üye olma” suçlamalarıyla dava açılan 11 hak savunucusunun yargılandığı davanın 16 Temmuz 2019’da İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmasında Mahkeme Başkanı, önceki celse dosyanın esas hakkındaki mütalaa için savcıya gönderildiğini ancak savcının değiştiğini belirtti. Duruşma savcısı da esas hakkındaki mütalaasını hazırlamak için süre talebinde bulundu. Büyükada Davası’nın bir sonraki duruşması 9 Ekim 2019‘daydı ve savcının ek süre talep etmesi nedeniyle ertelendi. 27 Kasım 2019 tarihindeki duruşmada savcı esas hakkındaki mütalaasını verdi ve Taner Kılıç için “Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istendi. “Uluslararası casusluk ve terörizmin finansmanı” suçlarından ise kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Duruşma 19 Şubat 2020‘ye ertelendi.

eshid/eşit haklar logo hafıza merkezi logo Netherlands Helsinki Committe logo
© 2019