Dava Takvimi

July 2020

Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1
2
3
  • Büyükada Davası / Büyükada Trial
4
5
6
7
8
9
10
  • ODTÜ Onur Yürüyüşü Davası
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
...

COVİD-19 salgını sürecinde işçi sendikaları üzerindeki baskı da ağırlaştı. DİSK’in 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkması engellendi, yöneticileri gözaltına alındı. Salgına rağmen fabrikalarda işçilerin çalışmaya zorlandığını sosyal medyadan duyuran ve bu yüzden yerel basın tarafından hedef gösterildikten sonra gözaltına alınan DİSK/Tekstil Gaziantep Bölge Temsilcisi Mehmet Türkmen, savcılığa verdiği ifadenin ardından serbest bırakıldı.

DİSK Tekstil Gaziantep Bölge Temsilcisi Mehmet Türkmen, bir halı dokuma işçisi. Dokuz yaşında Antep’teki Ünaldı Sanayi Bölgesi’ndeki halı atölyelerinde çırak olarak başladığı işçilik hayatı 15 yıl sürdü. Genç bir işçiyken sendikal hareketin içinde yer almaya başladı. Son 25 yıldır Antep’te gerçekleşmiş pek çok önemli grev, direniş ve sendikalaşma mücadelesinde aktif görev aldı.

Türkmen, 2010’da DİSK Tekstil Sendikası’nda, 2011-2013 yılları arasında ise Petrol-İş Sendikası Gaziantep Temsilciliği’nde örgütlenme uzmanı olarak görev yaptı. 2019 Eylül ayından bu yana ise DİSK Tekstil Sendikası Gaziantep Bölge Temsilcisi. Antep, Urfa, Maraş, Adıyaman, Malatya gibi bölge illerindeki tekstil fabrikaları faaliyet alanında bulunuyor.

Türkmen hakkında sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılmış, biri beraatle sonuçlanmış, diğeri süren iki dava var. 2016’da, Suruç katliamı sonrası yaptığı, devletin tutumunu eleştiren sosyal medya paylaşımı nedeniyle hakkında “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla dava açıldı. Bu dava daha sonra 2014’te, yine sosyal medyada Kobani ile ilgili paylaşımı hakkında aynı suçtan açılan dava ile birleştirildi. Söz konusu dava, Gaziantep 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürmekte. Mehmet Türkmen’in 23 Ocak 2018’de gözaltına alınıp tutuklanması ile başlayan diğer davanın konusu ise hükümetin Afrin harekâtı kararını eleştirdiği sosyal medya paylaşımı. Türkmen, bu nedenle yine “terör örgütü propagandası yapmak”tan yargılandı ve 20 Aralık 2018’de beraat etti.

Mehmet Türkmen’in 3 Nisan 2020’de gözaltına alınmasına yol açan süreç, 1 ve 3 Nisan tarihlerindeki sosyal medya paylaşımları ile başladı. Salgına rağmen fabrikalarda işçilerin çalışmaya zorlandığını duyurdu. Türkmen, haberi duyurduktan sonra yerel bir haber sitesinde hedef gösterildi, provokatörlükle itham edildi. Bununla birlikte sosyal medya paylaşımlarında adı geçen fabrika, işçilerin eylemi üzerine 15 gün süreyle üretimi durdurdu.

Türkmen, yapılan bir ihbar nedeniyle 3 Nisan 2020 gece saatlerinde “halkı kin ve nefrete teşvik veya aşağılama” suçlamasıyla evinden gözaltına alınarak Gaziantep İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Burada verdiği ifadenin ardından ertesi gün savcılığa çıkarıldı. Savcılık ifadesinin ardından mahkemeye sevk edilmeye gerek görülmeden serbest bırakıldı.

Mehmet Türkmen’in yaptığı açıklamalardan sonra bölgede 10 kadar fabrika üretime ara verip işçileri ücretli izne gönderdi.

 

COVID-19 salgınıyla birlikte başlayan sokağa çıkma kısıtlamaları, barışçıl protestoların bastırılmasının, engellenmesinin aracı haline getirildi. Temmuz 2019’dan bu yana Kazdağları’nda tutulan Su ve Vicdan Nöbeti katılımcılarına, sokağa çıkma kısıtlamasına rağmen nöbet alanını terk etmedikleri için 100 bin liraya yakın para cezası kesildi.    

Ekoloji ve çevre hakkı savunucuları, özellikle 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren artan baskı ve engellemeler ile karşı karşıya. 2012’de Mersin Akkuyu’da inşa edilmekte olan nükleer santrali protesto eyleminde, Ankara’da 12 çevre aktivisti gözaltına alındı. 2016’da Artvin Cerattepe’deki maden direnişine polis biber gazıyla müdahale etmiş, direnişin liderleri gözaltına alınmıştı. Direnişe İzmir, Kocaeli gibi illerden destek veren eylemlerde de onlarca kişi gözaltına alındı. Geçen yıl Hasankeyf’in Ilıca Barajı’nın suları altında kalmasını protesto eden farklı zamanlardaki eylemlerde yine onlarca kişi gözaltına alındı. Mart 2020’de, Pamukkale Üniversitesi’ne bağlı Yerli Tohum ve Bitki Üretim Merkezi’ni sosyal tesis inşaatına karşı korumak isteyen iki profesör tartaklandı. Bursa Kirazlıyayla köyünde yapılmak istenen flotasyon (cevher zenginleştirme) ve atık tesisine karşı direnen 9 köylü, 7 Haziran 2020 sabah erken saatlerde evlerinden alındı, ertesi gün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

COVİD-19 salgınıyla birlikte başlayan sokağa çıkma kısıtlamaları, barışçıl protestoların bastırılmasının, engellenmesinin aracı haline getirildi. Temmuz 2019’dan bu yana Çanakkale Balaban Tepe’de tutulan Su ve Vicdan Nöbeti katılımcılarına, sokağa çıkma kısıtlamasına rağmen nöbet alanını terk etmedikleri için 100 bin liraya yakın para cezası kesildi.

Su ve Vicdan Nöbeti’nin fitili, Kazdağları’nda altın madeni işleten Alamos Gold’un kestiği 195 bin ağacın ardından çıplak kalan eski ormanlık alan görüntülerinin ortaya çıkmasıyla ateşlendi. Nöbet, 26 Temmuz 2019 tarihinde, Su ve Vicdan Nöbeti Komitesi tarafından gerçekleştirilen çağrı ile başladı. Komitede ilk başta Çanakkale Belediyesi’nden başkan yardımcıları ile İda Dayanışma Derneği yönetici ve üyeleri vardı. Komite, Fazıl Say’ın 18 Ağustos 2019’daki konserinden sonra komite çadırlı nöbeti kaldırma kararı aldı ve alanı boşalttı. Ancak ülkenin dört bir yanından desteğe gelen yaşam savunucuları, yaptıkları forumlarda çadırlı direnişi sürdürme kararı verdi. Nöbet alanında kalanlar Her Yer Kazdağları adıyla bir yapılanma oluşturdu. Çanakkale’den ve Körfez’den çadırlı nöbeti savunan örgütler bir araya geldi ve “Birleşerek Kazanacağız” adı altında çeşitli faaliyetler yürüttü. İstanbul’da yaşayan ve Kirazlı Altın Madeni nöbetine katılan ve aktif destek verenler de bir araya gelerek Kazdağları İstanbul Dayanışması’nı oluşturdu. Şu anda Her Yer Kazdağları tarafından sürdürülen çadırlı direnişe Birleşerek Kazanacağız, İstanbul Dayanışması, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği,  Kazdağları Kardeşliği aktif olarak destek olmakta ve katılmakta.

Nöbet, 11 Haziran 2020 itibariyle 322’nci gününde. Balaban Tepe’de bulunanların sayısı her gün değişiyor. Şimdiye kadar en az 4 (pandemi nedeniyle) en çok 200 kişiyle sürdü. Her zaman alan adına konuşacak sözcüler, alanda bulunuyor. Yiyecek ve diğer gerekli ihtiyaçlar, dayanışmayla temin ediliyor. Kazdağları İstanbul Dayanışması da, çeşitli etkinlikler düzenleyerek, nöbet alanıyla birlikte üretilmiş bez çanta, rozet, tişört gibi ürünleri stantlarda satarak, nöbet alanına lojistik destek sağlıyor.

Çanakkale Orman İl Müdürlüğü ve Çanakkale Valiliği nöbet başladığından bu yana, idari para cezaları keserek nöbet alanındaki yaşam savunucuları üzerinde baskı oluşturmaya çalışmakta. Pandemi öncesi yaklaşık 10 kişiye, ‘gece ormanda konaklama’ kabahatinden günlük 150’şer TL para cezası kesildi. Bu cezalara itiraz edildi, süreç devam ediyor.

Salgının başında, nöbet alanında bulunanlar Sağlık Bakanlığı’nın uyarılarını dikkate alarak kendilerini izole etti. Dışarıdan gelişler tedbir amaçlı durduruldu. Durum kolluk kuvvetleri tarafından da bilinmesine rağmen, Orman Bölge Müdürlüğü memurları, İl Umumi Hıfzısıhha Kurulu’nun kararını gerekçe göstererek, nöbetçilerin alanı tahliye etmesini istedi. Bu sırada maden şirketinin çalışmaları ise sürmekteydi. Nöbetçiler, alanı bu şartlarda terk etmeyeceklerini belirtti. Bunun üzerine orada bulunanlara kişi başı 3180 TL olmak üzere 4 gün üst üste toplamda 70 bin 840 TL idari para cezası kesildi. Ardından tüm illerde bayram süresince sokağa çıkma yasağı nedeniyle her gün için 800 lira idari para cezaları kesildi. 1 Haziran 2020 itibariyle salgın önlemleri gevşetilmesine rağmen, jandarma nöbet alanını ziyarete gidenlere tutanak tutmaya devam ediyor. Gerekçe olarak ormanlık alanların açılmamış olması gösteriliyor. 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde de, Su ve Vicdan Nöbeti’nin maden kapısındaki basın açıklamasına şehirden katılım engellendi.

Kazdağları Savunucuları, nöbette yaşanan gözaltılar ve para cezası uygulamalarına karşı 22 Haziran 2020‘de, Cumhuriyet Başsavcılığı’na emri verenlerle ilgili usulsüz uygulamak yapmaktan suç duyurusunda bulundular.

Türkiye’de avukatlar üzerindeki baskı ve tehdit, ‘savunma hakkı’nın önünde engel oluşturuyor. Savunma hakkının mahkeme salonları içinde ve dışında yok sayılması, toplu gözaltı ve tutuklamalar, barolara yönelik baskı ve soruşturmalar, avukatların müvekkilleri nedeniyle cezalandırılması avukatların karşı karşıya bulundukları başlıca riskleri oluşturuyor. Bu toplu gözaltı olaylarından biri de 12 Mart 2020’de yaşandı. Avukat Sevda Çelik Özbingöl, Diyarbakır, Şırnak ve Şanlıurfa’da düzenlenen ev baskınlarında, üç ilden 12 meslektaşıyla birlikte gözaltına alındı. Özbingöl, 17 Mart’ta tutuklanarak Urfa T Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. Hakkındaki suçlama “silahlı terör örgütüne üye olmak”.

12 Mart 2020 sabahı üç ilde yapılan ev baskınları ile Diyarbakır Barosu’ndan Mesut Beştaş, Özkan Avcı, Zeynep Işık, Bahar Oktay ve Osman Çelik, Şanlıurfa Barosu’ndan Hidayet Enmek, Sevda Özbingöl Çelik, Emrah Baran, Hüseyin İzol, Metin Özbadem, Cemo Tüysüz ve Şeyhmus İnal ile Şırnak Barosu’ndan Gürgün Kadirhan gözaltına alındı.

Gözaltıların ardından pek çok meslek örgütü açıklama yaptı, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) ve Dünya İşkenceyle Mücadele Örgütü (OMCT) ortaklığıyla oluşturulan İnsan Hakları Savunucularının Korunması için Gözlemevi, keyfi gözaltı ve adli tacizin, insan hakları alanında çalışan avukatların yürüttüğü meşru insan hakları faaliyetlerine yaptırım getirmek üzere gerçekleştirildiğini duyurdu ve şiddetle kınadı.

Sevda Özbingöl Çelik, 17 Mart 2020’de “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı. 20 yıldır Urfa’da avukatlık yapan Özbingöl, ağırlıklı olarak insan hakları alanında çalışıyor. Şanlıurfa Barosu’nun İnsan Hakları Merkezi ve Kadın Hakları Komisyonu, İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) Şanlıurfa Şubesi üyesi, HDP’nin Urfa İl Eski Eş Başkanı. Aynı zamanda HDP Eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın “Terör örgütü propagandası yapmak ve silahlı terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davanın avukatı.

Özbingöl’e, Şanlıurfa 3. Sulh Ceza Hakimliği’ndeki sorgusunda mesleki faaliyetleriyle ilgili sorular, gizli tanık “Rüzgar”ın beyanları soruldu. Özbingöl ifadesinde, vekil-müvekkil ilişkisi dışında bir faaliyeti olmadığını, gizli tanık beyanlarında geçen görüşmeleri mesleği nedeniyle yaptığını söyledi, kendisine sorulan isimlerin müvekkilleri olduğunu hatırlattı.

Ancak mahkeme, Sevda Çelik Özbingöl’ün tutuklanmasına karar verdi. Meslektaşları tutuklanmasına tepki göstererek baro binası önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamada Özbingöl’ün mesleki faaliyetleri ve yine müvekkilleri ile yaptığı görüşmeler ve gizli tanık beyanıyla ile tutuklandığı vurgulandı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Bitlis Şube Başkanı iken gözaltına alınıp tutuklanan, o sırada aynı zamanda Uluslararası Af Örgütü Bitlis temsilcisi olan Hasan Ceylan, ildeki toplu mezarların ülke gündeminde tartışılmasını sağlayan, barış için inisiyatif alan, birçok sivilin yaşam hakkının güvenceye kavuşması için risk ve sonuç alan bir hak savunucusu. Kalp damar hastalığı olan ve düzenli ilaç kullanması gereken Ceylan, “örgüt üyeliği” suçlamasıyla hüküm giydi ve halen cezaevinde. 

İnsan Hakları Derneği, 26 Nisan 2018’deki duruşması öncesi bir duyuru yayımlamış, Hasan Ceylan’ın başta yaşamını tehdit eden kalp-damar hastalığı olmak üzere birçok hastalığı bulunduğunun altını çizerek tahliye edilip Yargıtay aşamasındaki davasının tutuksuz görülmesini talep etmişti. Ancak Ceylan, sonrasında ortaya çıkan COVID-19 riskine rağmen halen Rize Kalkandere Cezaevi’nde bulunuyor.

Ceylan, Bitlis’te insan hakları mücadelesinde İHD İl Temsilciliği ve Şube Başkanlığı görevlerinde bulundu. 2011’de Mutki İlçe Çöplüğü’nde bulunan üç toplu mezarı ülke gündemine taşıdı.

Mutki Belediyesi’nde 1990’lı yıllarda kepçe operatörlüğü yapan bir işçinin beyanları ile 1992, 1996 ve 2003’te öldürülenlerin toplu mezarları ortaya çıkarıldı. Kayıp aileleri de yakınlarının bulunması için İHD Bitlis Temsilciliği’ne başvuru yapmıştı.

Hasan Ceylan, yine 2011’de, Tatvan’a 30 km. uzaklıktaki Yelkenli Köyü Anadere Mevkii’ne arıza gidermek üzere gittiklerinde PKK tarafından kaçırılan üç GSM operatörü çalışanının kurtarılmasında rol oynadı.

Bu faaliyetlerden bazıları, daha sonra hakkında hazırlanan iddianamede deliller arasına girdi.

19 Mart 2017’de gözaltına alınıp 29 Mart 2017’de “örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklanan Hasan Ceylan, çoğunluğu İHD tüzük ve programı çerçevesinde gerçekleştirilen faaliyetler nedeniyle yargılandı ve TCK’nın 314/2, 53, 58/9, 63. maddeleri ve 3713 sayılı Yasa’nın 5/1, maddesi uyarınca 4 Nisan 2019’da açıklanan gerekçeli karar ile 7 yıl 6 ay hapis cezası aldı. Aleyhinde gösterilen deliller arasında yakalanan PKK mensuplarının ifadeleri, gizli tanık ifadeleri, katıldığı cenazeler, İHD adına katıldığı toplantılar ve etkinlikler, evinde bulunan gazeteler bulunuyordu. Tanıklardan biri ifadesinin baskı altında alındığını söyleyerek mahkemede ilk ifadelerinin doğru olmadığını söyledi. Bir başkası ise mahkemeye sunulan beyan altındaki imzanın kendisine ait olmadığını ifade etti.

Hasan Ceylan ise savunmasında, aleyhinde gösterilen delillerin büyük bölümünün İHD yöneticisi ve insan hakları savunucusu olarak yer aldığı faaliyetler olduğunu tekrarladı. Kaçırılan kişilerin serbest bırakılması için aracılık görevini de, tarafsız bir insan hakları savunucusu olarak kendisine güven duyulduğunu ve insan hakları savunucusu olarak vazifesi olduğunu belirterek açıkladı. Katıldığı cenazelerle ilgili olarak ise ölünün hukukunun olmayacağını hatırlattı, bölgenin sosyolojik yapısı gereği örgüt mensuplarının cenazelerine katıldığını ifade etti.

Dosyası, 26 Eylül 2019’da açıklanan ve istinaf istemlerini esastan reddederek tutukluluk halinin devamına hükmeden İstinaf Mahkemesi kararının ardından şu anda Yargıtay’da bulunuyor.

 

Urfa Tabip Odası Başkanı Dr. Ömer Melik ile Genel Sekreteri Dr. Osman Yüksekyayla,  Oda’nın sosyal medyadaki COVİD-19 paylaşımları nedeniyle gözaltına alındı ve haklarında soruşturma başlatıldı. Soruşturmaya konu edilen paylaşımların tamamı salgın ile mücadelede halkın ve sağlık çalışanlarının korunması ile ilgiliydi. Haklarındaki suçlama “halkı korku ve paniğe sevk etmek.”

Urfa Tabip Odası’nın iki yöneticisi, 27 Nisan 2020’de siber suçlar bölümünden çağrıldı ve ifade vermeye gitti. İfadeleri tamamlanan iki hekim, odanın Twitter hesabından yapılan koronavirüs paylaşımları gerekçesi ile savcılığa sevk edildi. Paylaşımlar, koruyucu ekipman eksikliklerinin giderilmesi, Urfa’da da PCR testinin yapılabilmesi, tarım işçilerinin yolculuklarında yeterli tedbirlerin alınması, sağlık çalışanlarına yapılan ek ödemelerin herkesi kapsaması gibi meseleleri konu ediyordu.

Salgının başından itibaren ne İl Sağlık Müdürlüğü ne de Valilik, pandemi kurullarında Tabip Odası’na yer vermişti. Pandemi kurullarında yer bulamayan Tabip Odası, sosyal medya üzerinden kamuoyuna ve yetkililere sesini duyurmaya çalıştı. Meslek örgütü olmaları sebebiyle, başta salgında en ön safta yer alan hekimlere, sağlık çalışanlarına ve halka karşı sorumlu olma bilinciyle hareket ettiklerini açıkladılar. Sahadan elde ettikleri verileri değerlendirip kamuoyu ile paylaşarak salgına karşı farkındalık yaratmak üzere hareket ettiler. Bu amaçla yapılan sosyal medya paylaşımlarındaki tespit ve eleştiriler, sürecin daha planlı, sağlıklı ve az hasarlı geçmesini hedefliyordu.

Urfa Tabip Odası, 31 Mart 2020’de bir pandemi raporu yayımladı. Raporda, COVİD-19 vakalarında artışın sürdüğü ifade ediliyordu. 5 Nisan 2020 tarihinde ise ildeki vaka ve ölüm sayılarını bir tweet ile paylaştılar. Ömer Melik, bu paylaşım nedeniyle 8 Nisan 2020’de ifadeye çağrıldı ve yine “halkı korku ve paniğe sevk etmek”ten soruşturma başlatıldı.

Urfa Tabip Odası’na iki yıldır başkanlık yapan Dr. Ömer Melik, 1974 Urfa doğumlu. 20 yıllık hekim ve uzmanlık alanı çocuk sağlığı ve hastalıkları. Halen Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yenidoğan ve yoğun bakım ünitesinde çalışıyor.

13 Nisan 2020’de Gazete Duvar’da yayımlanan röportajında, “Sadece Urfa’daki olası-kesin vakalar ile yoğun bakımda salgından dolayı yatan ve vefat eden hasta sayılarını içeren bir tweet’ti. Sağlık Bakanı’nın her gece bu verileri paylaştığını biliyoruz. Tabip Odası olarak bu verileri açıkladığımız zaman neden bir suç teşkil ettiğini anlamış değilim,” dedi.

Genel Sekreter Dr. Osman Yüksekyayla 1985 Urfa doğumlu. Dört yıldır Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde dâhiliye uzmanı olarak çalışıyor. 2016-2018 yılları arasında Urfa’dan TTB Büyük Kongre Delegesi seçildi. 2018’den bu yana da Urfa Tabip Odası yönetiminde Genel Sekreter olarak görev yapıyor.

Her iki hekim de 27 Nisan 2020’de ifadeleri alındıktan sonra aynı gün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı, haklarındaki soruşturma sürüyor.

 

Van-Hakkari Tabip Odası ile Mardin Tabip Odası başkanları, küresel salgına neden olan Covid-19 virüsünün yayılımıyla ilgili sorumlu oldukları iller ve halk sağlığı üzerine basına verdikleri röportajlar nedeniyle ifadeye çağrıldı. Haklarındaki suçlama, “Halk arasında korku ve panik yaratmak” olarak açıklandı.

 Van-Hakkari Tabip Odası Başkanı, Türkiye Psikiyatri Derneği üyesi, psikiyatr doktor Özgür Deniz Değer, 19 Mart 2020’de Mezopotamya Ajansı’nda yayımlanan ‘Tek bir virüs vakası tüm cezaevini hasta eder’ başlıklı röportajı nedeniyle ifadeye çağrıldı. Değer röportajın bir bölümünde korona virüs salgınına karşı büyük risk altında olan hapishanelerin durumunu değerlendiriyordu. Değer’in Van Emniyet Müdürlüğü’nde “Halk arasında korku ve panik yaratmak” suçlamasıyla ifadesi alındı.

Mardin Tabip Odası Eşbaşkanı, iç hastalıkları uzmanı, acil servis hekimi Osman Sağlam ise 28 Mart 2020’de aynı gerekçeyle ifade vermek üzere Mardin İl Emniyet Müdürlüğü’ne çağrıldı. Mezopotamya Ajansı ve Gazete Duvar’a yaptığı açıklamalar gerekçe olarak gösterildi. Salgına karşı alınan önlemlerin yetersiz olduğunu söyleyen ve Mardin İl Sağlık Müdürlüğü’nün kendileri ile bilgi paylaşmamasını eleştiren Osman Sağlam hakkında İl Sağlık Müdürlüğü tarafından şikâyette bulunulduğu ortaya çıktı.

Özgür Deniz Değer, 1979 Van doğumlu. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Van Muradiye Devlet Hastanesi’nde Pratisyen Hekim olarak çalıştı. 2007’de Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde ihtisasına başladı. İstanbul’da bulunduğu dönem, Türkiye Psikiyatri Derneği İstanbul şube başkan yardımcılığı görevini yürüttü. Sivas Şarkışla Devlet Hastanesi’nde çalıştıktan sonra 2014’te yeniden Van’da hizmet vermeye başladı.

2015’te, Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Türkiye Psikiyatri Derneği’nin (TPD) yayımladığı Nusaybin, Cizre, Silopi, Van, Bitlis ve Tatvan ile ilgili inceleme-değerlendirme raporunu hazırlayan heyette yer aldı

Değer, bugüne kadar Tabip Odası adına yaptığı açıklamalarda ve verdiği röportajlarda sağlık ve hak odaklı beyanlarda bulundu. Türkiye’de artan intihar vakalarının siyasi, ekonomik, politik ya da yaygın toplumsal bir sorun olduğunu hatırlattı, koronavirüs karşısında Van’daki sağlık kurumlarının yetersiz kaldığını açıkladı, açlık grevindeki tutukluların sağlık durumuna dikkat çekti.

Bu röportajlardan biri 19 Mart 2020’de Mezopotamya Ajansı’nda yayımlandı. Özgür Deniz Değer, koronavirüs (Covid-19) salgınına ilişkin yapılan açıklamalar, alınan tedbirler ve büyük bir risk altında olan hapishanelerin durumunu değerlendirdiği röportaj nedeniyle 24 Mart 2020’de Van Emniyet Müdürlüğü’nde “Halk arasında korku ve panik yaratmak” suçlamasıyla ifade verdi. İfadesinin alınmasının ardından serbest bırakılan Değer, mülakatta söylediği sözlerin sorulduğunu ifade etti. Tabip Odası Başkanı ve hekim olması nedeniyle halkı bilgilendirmek amacıyla bu açıklamaları yaptığını anlatan Değer, halka karşı sorumluluğunu yerine getirdiğini söyledi.

Dr. Osman Sağlam ise 2016’dan bu yana Mardin Tabip Odası’nda görev yapıyor. Aynı zamanda Sağlık ve Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Mardin Şubesi üyesi. 8 Ekim 2014’te Kobani’ye yapılan destek yürüyüşünde gözaltına alınanlara yardım etmeye çalışırken gözaltına alındı, daha sonra serbest bırakıldı. 6 Şubat 2015’te, sağlıkçılara yönelik şiddetin kurbanlarından biri oldu ve Mardin merkeze bağlı Artuklu İlçesi Ortaköy Mahallesi’ndeki Aile Sağlık Merkezi’nde hasta yakınlarının saldırısına uğradı. 2 Kasım 2018’de “Sağlıkta Şiddet Yasası”nın sağlıkta şiddeti önlemede hiçbir caydırıcılığının olmadığını açıklayan grubun içindeydi. Mardin Tabip Odası, Mardin Diş Hekimleri Odası ve KESK Mardin Şubeler Platformu, “Sağlıkta Şiddet Yasası”na ilişkin bir basın açıklaması yaptı ve ortak açıklamayı okuyan Mardin Tabip Odası adına Osman Sağlam’dı.

Sağlam, 18 Mart 2020’de basına “Hekimler virüs teşhisi koymaya çekiniyor” başlıklı bir beyan verdi. “Kentte virüs teşhisi koyan bir doktor hastalığı açıklaması nedeniyle izne çıkarıldı. Hekimler teşhis koymaya çekiniyor” diyordu. Sağlam, 25 Mart 2020’de de Gazete Duvar’a görüş verdi. Haberde, Mardin’de 500 kişinin karantinada olduğunu aktarıyordu. “Yöneticilerin alkışlamasına değil, güvenli koruyucu ekipmana ihtiyacımız var” diyen Sağlam, “Sağlık Müdürlüğü’nden randevu talebimiz oldu. İl Sağlık Müdürü’nün şahsi telefonunu iki gün boyunca aradık, mesaj attık ama talebimize herhangi bir cevap alamadık, dolayısıyla herhangi bir paylaşım ve ortak çalışma yapamıyoruz” ifadelerini kullanıyordu. Sağlam, ifade vermek üzere 28 Mart’ta Mardin İl Emniyet Müdürlüğü’ne çağrıldı.

Bununla birlikte, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, 30 Mart 2020‘de valiliklere gönderdiği bir yazı ile Covid-19 Pandemi İl Koordinasyon Kurulu ve İl Hıfzısıhha Meclisi çalışmalarına Tabip Odası temsilcilerinin dâhil edilmesini istedi.

Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütlerinden, kriz deneyimine sahip tek sağlık örgütü olan TTB’nin bu süreçte yönetim tarafından devre dışı bırakılması; bir yandan devleti yönetenlerin sadece yandaş örgütlerle iş yapma ve yandaşlara hizmet verme anlayışını ortaya sererken bir yandan da kriz yönetimi konusunda gelebilecek eleştirel sesleri bastırma politikalarının bir devamı olarak okunabilir.

Şırnaklı avukat ve İnsan Hakları Derneği (İHD) Şırnak Şubesi yönetim kurulu üyesi Büşra Demir hakkında, İHD adına yaptığı basın açıklamaları ve hazırlanan hak ihlali raporlarıyla ilgili dört soruşturma açıldı. Soruşturmaların üçü takipsizlikle sonuçlandı. Silahlı örgüte üye olmak ve örgüt propagandası yapmak suçlarından yürütülen son soruşturmada ise ifade verdi ve dosya hâlâ açık.

Büşra Demir, 2012’den bu yana Şırnak’ta avukatlık yapıyor. Müvekkilleri genellikle bölgede insan hakları ihlaline uğramış mağdurlar ile örgütlü suçlardan yargılananlar. Aynı zamanda 2013’ten beri İHD Şırnak Şubesi’nde görev yapıyor, derneğin yönetim kurulunda.  

Demir, avukatlığının ilk günlerinden itibaren hak ihlalleriyle ilgili çalıştı, özellikle İHD çatısı altında, bölgede meydana gelen ihlallerle ilgili hazırlanan raporlara katkı sundu. Roboski katliamı hakkında Şırnak Barosu tarafından hazırlanan ve 4 Ocak 2012’de yayımlanan Uludere Raporu, Mart 2015’te Şırnak T Tipi Özel Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde yaşanan sağlık sorunlarıyla ilgili rapor, Şırnak’ın Cizre ilçesinde 4-12 Eylül 2015 arasında ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında yaşanan hak ihlalleriyle ilgili inceleme raporu altında imzası bulunan belgelerden birkaçı. Ekim 2015’te Şırnak’ta öldürüldükten sonra özel harekât polislerince zırhlı aracın arkasında yerlerde sürüklenen Hacı Lokman Birlik’in ailesinin avukatlarından biri de Büşra Demir. 

Demir hakkında bugüne kadar Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dört soruşturma açıldı. Bu soruşturmaların çoğu, Şırnak ilçelerinde yoğun asker ve polis operasyonlarının yapıldığı 2015 Eylül’ü ile 2016 Nisan’ı arasındaki dönemi ve sonrasını ilgilendiriyor. Büşra Demir o dönem meslektaşlarıyla otopsilere girmiş, işkenceleri belgelemişti. Soruşturmalardan üçü takipsizlikle sonuçlandı. Takipsizlik kararı verilen dosyalarda üzerine atılı suçlar 

Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama, örgüt propagandası yapma, görevi kötüye kullanma idi. Görevi kötüye kullanmaktan 2016’da açılan soruşturmanın nedeni, Şırnak T Tipi hapishanesinde çıkan ve iki çocuğun hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan bir yangınla ilgili hazırladıkları rapordu. 

Büşra Demir, Ağustos 2014’te PKK tarafından kaçırılan 3 Çinli termik santral işçisini, örgütten teslim almaya giden ve İHD Genel Merkez tarafından görevlendirilen heyetteydi. Heyet gitmeden önce dönemin Şırnak Valisi’ni ve Cumhuriyet Başsavcısı’nı da durumdan haberdar etmiş, hatta dönüşlerinde 3 Çin vatandaşını sağ salim getirdikleri için Vali tarafından kendilerine teşekkür edilmişti. Demir hakkında 2018’de açılan ve silahlı örgüte üye olma ve örgüt propagandası yapma suçundan yürütülen son soruşturmanın gerekçelerinden birini bu heyette yer alması ve o sırada çekilen fotoğraflar oluşturuyor. İfadesi alınırken kendisine yöneltilen sorular arasında, 25 Kasım 2015’te Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla katıldığı basın açıklaması, 31 gencin yaşamını yitirdiği Suruç patlamasıyla ilgili basın açıklaması da vardı. Sosyal medyada paylaştığı iki gazete haberi, Artvin Kafkasör Yaylası’ndaki çevre direnişiyle ilgili bir retweet ve ailesinin avukatlığını üstlendiği Hacı Lokman Birlik’le ilgili yazdığı bir tweet de kendisine soruldu. Bu soruşturma hâlâ açık durumda.     

Pilot Bahadır Altan, sendikal çalışmaları ve kamuoyunu ilgilendiren bilgileri açıklaması nedeniyle iki kez işini kaybetti. Akkuyu Nükleer Santrali’ni protesto ve Üçüncü Havalimanı İşçileri ile dayanışma eylemleri sırasında gözaltına alındı. Atlas Jet Isparta uçağının 2007’de düşmesiyle ilgili 2019’da yaptığı konuşma nedeniyle hakkında açılmış bir tazminat davası bulunuyor. 

Bahadır Altan, Hava Harp Okulu’ndan 1978’de mezun oldu. 1992 yılına kadar Hava Kuvvetleri’nde F-4 uçaklarında test pilotluğu, öğretmenlik yaptı. Siyasi görüşleri nedeniyle 1982 ve 1984’te iki kez gözaltına alındı, sorgulandı, hücrede tutuldu. 1984’te yasadışı örgüt üyeliği iddiasıyla yargılandı ve beraat ederek görevine iade edildi. 1992’de işitme kaybı nedeniyle “vazife malulü” olarak emekliye ayrıldı.

Sonraki altı yıl Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksek Okulu’nda öğretmen pilot, öğretim elemanı olarak çalıştı. Uğur Mumcu’nun katledilişinden sonra Atatürkçü Düşünce Derneği Eskişehir Şubesi kuruluşunda yer aldı. 

1998’de Türk Hava Yolları’nda (THY) çalışmaya başladı. Burada Hava-İş Sendikası Uçuş İşletme işyeri temsilciliği yaptı. Uçuş görev ve dinlenme sürelerinin esnetilmesine, işçiler aleyhine değiştirilmesine karşı çalıştı, dünya standartlarının sivil havacılıkta uygulanması, toplu iş sözleşmesi (TİS) imzalanması için çalışmalar yürüttü. 

Atlas Jet’in 2007’deki Isparta kazasından sonra, sendika çatısı altında “Sıfır kaza için aktörler göreve” başlıklı bir sempozyum düzenlenmesine ön ayak oldu. 

2007’deki grev oylaması döneminde basına yaptığı açıklamalar nedeniyle işten atılmak üzere disiplin kuruluna sevk edildi. 2008’de işten çıkarıldı. İşe iade davasını kazanmasına rağmen geri alınmadı. Hava-İş konuyla ilgili bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada “THY’nin kuralları uygulayan, uçuş limitlerini aşmayan, özetle meslek etiğini ve uçuş emniyetini ticari kaygılara feda etmeyen kaptanları istemediğini, kar amacıyla yapılan her şeyi mubah sayan sinik bir kaptan zümresi arzu ettiği” belirtildi. 

2009’da Hava-İş içindeki muhalif Gökkuşağı Hareketi içinde yer aldı. Burada amatör, çalışan işçilerin yönettiği bir sendikal modeli savundu. 

Airkule adlı havacılık sitesinde yayımlanan haftalık yazılarında yorgunluğun ve plansız büyümenin risklerine dikkat çekti. 

2010’da Doç. Dr. Muzaffer Çetingüç’ün de girişimleriyle bir Sivil Havacılık Akademisi kurdular. Akademi, kamuoyuna gerçeklerin anlatılmadığı düşüncesiyle bir araya gelmiş uzmanlardan oluşuyordu. Çeşitli raporlar hazırlayıp kamuoyuna sundular. 

2015’te, Kadıköy Barış Bloğu kurucuları arasında yer aldı ve hemen bir Barış Nöbeti başlattılar. Her akşam bir saat süreyle Süreyya Operası önünde halka savaşla ilgili gerçekleri anlatmaya çalışan etkinlikler gerçekleştirdiler, imza topladılar. Toplanan 50 bin imza daha sonra TBMM’ye teslim edildi. 

Şubat 2017’de, diğer Barış Bloğu aktivistleriyle birlikte, giriş-çıkışların polis ve jandarma tarafından engellendiği, iletişimin kesildiği ve ciddi hak ihlallerinin yaşandığı haberleri üzerine Mardin Nusaybin’in Xeraba Bava (Kuruköy) köyüne gitti, köyün girişinden video yayını yaptı. Aynı yılın Aralık ayında Rojava’daki seçimleri izlemek üzere giden heyete katıldı, izlenimlerini Gazetekarınca’da yayımladı. 

3 Nisan 2018’de, bir grup aktivistle birlikte, Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda düzenlenen Akkuyu Nükleer Santrali protestosuna katıldı. Aynı gün santralin temel atma töreni düzenleniyordu. Daha eylem başlamadan gözaltına alınan altı kişi arasındaydı. 24 saat gözaltında tutulup bırakıldılar. 

15 Eylül 2018’de, 3. Havalimanı’nda yaşanan iş cinayetlerini ve kötü çalışma koşullarını protesto etmek amacıyla yaptıkları iş bırakma eyleminden sonra gözaltına alınan işçilerle dayanışma için Kadıköy Khalkedon Meydanı’nda yapılmak istenen basın açıklamasına katıldı. Polis plastik mermi ve biber gazıyla müdahale etti. Gözaltına alınanlar arasında Altan da vardı. 

3. Havalimanı İşçileriyle Dayanışma Platformu’nun Ocak 2019 tarihli toplantısında yaptığı konuşma nedeniyle, 2007 Isparta kazası sırasında Sivil Havacılık Genel Müdür Yardımcısı olan Oktay Erdağı, kendisini aşağıladığı gerekçesiyle tazminat davası açtı. 7 Mayıs 2020’de davanın ikinci duruşması görülecek.

Bahadır Altan’ın ikinci kez işini kaybetmesine neden olan süreç, 5 Şubat 2020’de Pegasus Havayollarına ait yolcu uçağının, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’na inişi sırasında pistten çıkarak parçalanması ve 3 yolcunun hayatını kaybetmesiyle başladı. Aynı zamanda  Pegasus çalışanı olan Bahadır Altan, 7 Şubat 2020’de CNN Türk yayınına katıldı ve kazayla ilgili açıklamalardan bulundu. Açıklamalarında, yeni yapılan İstanbul Havalimanı’nın da kazada payı olduğunu söylüyordu. Kamuoyu, İstanbul Havalimanı’nın hava trafiğini etkileyişi bakımından kazada oynadığı rolü ilk kez Bahadır Altan’dan duydu. Altan hemen yayından alındı. Kısa süre sonra da Pegasus tarafından haklı gerekçe iddiasıyla işine son verildi.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye temsilcisi ve gazeteci Erol Önderoğlu, Özgür Gündem gazetesi ile dayanışma kampanyasına katıldığı için tutuklandı, yargılandı, beraat etti. Davada istinaf sürecinin sonuçlanması bekleniyor. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin imzacılarına soruşturma açılmasına karşı dayanışma eyleminde bulunduğu için kovuşturma konusu olan Önderoğlu, bu davadan da beraat etti.

Erol Önderoğlu, 1969 Erzincan doğumlu. 1996’dan bu yana, uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü Türkiye muhabiri ve temsilcisi olarak görev yapıyor. RSF için yaptığı ilk araştırma, gözaltında öldürülen Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe’yle ilgiliydi. İPS İletişim Vakfı’nın projesi olan bianet haber sitesinde, Hukuki Destek Masası koordinatörü, ifade özgürlüğü editörü ve yayın yönetmeni olarak çalıştı. Halen bianet’in Medya Gözlem Raporları‘nı hazırlamaya devam ediyor.

Önderoğlu, Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak amacıyla, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde başlatılan nöbetçi genel yayın yönetmenliği kampanyasında görev aldı. 20 Haziran 2016’da kendisi gibi kampanyaya katılan Şebnem Korur Fincancı ve Ahmet Nesin ile birlikte hâkimliğe sevk edildi ve terör örgütü propagandası yapmak suçlamasıyla tutuklandı.

Önderoğlu, hâkimlikte verdiği ifadesinde 21 yıldır gazetecilik yaptığını belirterek “10 binin üzerinde habere imza attım. Bugüne kadar hakkımda açılmış ilk soruşturma budur. AİHM, Anayasa Mahkemesi ve yerel içtihatlar ışığında yaptığımızın mesleki bir dayanışma ve medya özgürlüğüne sahip çıkma olması itibariyle tutuklanmamayı istiyorum” dedi.

Üç ismin tutuklanmasının ardından 100’ü aşkın gazeteci dayanışma amacıyla kampanyaya katılmak üzere ismini yazdırdı. Ağustos 2016’da Özgür Gündem gazetesi kapatıldı.

Önderoğlu, İstanbul’daki Metris ve Silivri Cezaevlerinde yaşadığı 10 günlük tutukluluğun ardından serbest bırakıldı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşması 17 Temmuz 2019’da yapıldı ve Erol Önderoğlu’yla birlikte, Türkiye İnsan Hakları Derneği Başkanı Şebnem Korur Fincancı ve yazar Ahmet Nesin hakkında beraat kararı çıktı. Duruşma savcısının beraat kararını temyiz etmesi üzerine dosya İstinaf Mahkemesi’ne taşındı.

18 Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağızbaşlıklı bildiriyi yayımlayan 1128 akademisyene destek vermek üzere İstanbul Adalet Sarayı`na giderek kendileri hakkında suç duyurusunda bulunan gazeteci, yazar ve sanatçıların arasındaydı. Barış İçin Akademisyenler gibi “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Erol Önderoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) akademisyenlerin dosyaları hakkında “hak ihlali” kararı vermesinin ardından 24 Eylül 2019’da beraat etti.

Önderoğlu IPS İletişim Vakfı/bianet adına Uluslararası İfade Özgürlüğü Ağı IFEX’de iki yıl Konsey üyeliği yaptı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2014 Basın Özgürlüğü Ödülü’nü, basın ve ifade özgürlüğü ile ilgili hak ihlallerini takibi, raporlanması, duyurulması için Türkiye’de ve uluslararası alanda yaptığı çalışmalar nedeniyle Tuğrul Eryılmaz ile paylaştı.

Ayrıca, Roosevelt Vakfı 2018 İfade Özgürlüğü Ödülü (Roosevelt Four Freedom Award); Güneydoğu Avrupa Medya Örgütü SEEMO’nun 2016 Dr. Erhard Busek Ortak Anlayış Ödülü’ne (SEEMO Award For Better Understanding in South East Europe) layık görüldü.

 

 

Soma maden faciası, KHK ile işten atılan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça gibi önemli davaları üstlenen Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) avukatları, Türkiye’de avukatların maruz kaldığı hukuksuzluğun ve savunma hakkı ihlalinin sembolü haline geldi. ÇHD üyesi 18 avukat hakkında verilmiş hapis cezaları var. 15 avukat hakkında 7 yıldır süren bir başka dava bulunuyor.

Türkiye’de hukuksuzluğa maruz kalan mesleklerden biri de avukatlık. Doğrudan hukuk alanında yer alan avukatlar, savunma hakkının yok edilmesi, mahkemelerde yok sayılmalarının yanısıra avukatlık yasası hiçe sayılarak doğrudan gözaltına alınıyor, hatta tutuklanıyor.Avukat tutuklamalarına yönelik en ilginç vakalardan biri, kamuoyunda ÇHD olarak anılan dava. Bu davada aralarında Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da bulunduğu çok sayıda avukat tutuklu.

Soma’da 301 işçinin öldüğü maden faciası sonrası, işçi yakınlarının avukatlığını üstlenen, bu nedenle duruşmalar öncesi güvenlik güçlerinden dayak yiyen Kozağaçlı, arkadaşlarıyla birçok kritik davanın avukatlığını yürütüyordu.

2013 yılının Ocak ayında Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi 15 avukat hakkında tutuklama kararı verildi. Avukatların büroları hukuka aykırı biçimde basıldı. Bu 15 avukat arasında olan Selçuk Kozağaçlı, tutuklama kararını yurtdışında öğrendi. Türkiye’ye geldi ve tutuklandı. 14 ay hapishanede tutulan Kozağaçlı çoğu tutuklu avukatla birlikte yasadışı örgüt üyeliğiyle suçlandı. Kozağaçlı 21 Mart 2014’teki duruşmada tahliye edildi. Davada tutuklu avukat kalmadı. Bu dava halen devam ediyor.

Kozağaçlı ve arkadaşlarının ikinci (daha sonra da üçüncü) kez daha tutuklanmasına neden olan süreç ise 15 Temmuz darbe girişiminden beş gün sonra ilan edilen olağanüstü hal ile başladı.

20 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal uygulamasının ardından yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK), binlerce kamu görevlisinin işine son verildi. Çok sayıda medya kuruluşu ve dernek kapatıldı. Kapatılan derneklerden biri de Selçuk Kozağaçlı’nın genel başkanlığını yaptığı Çağdaş Hukukçular Derneği’ydi. 22 Kasım 2016’da yayımlanan 677 Sayılı KHK ile ÇHD’nin yanı sıra Özgürlükçü Hukukçular Derneği, Mezopotamya Hukukçular Derneği ve Adalet Okulu Derneği de kapatıldı.

KHK ile işten çıkarılan binlerce kamu görevlisi arasında bulunan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, kamuoyuna seslerini duyurmak için Ankara Yüksel Caddesi üzerindeki İnsan Hakları Heykeli önünde eyleme başladı. Bu eylem bir süre sonra açlık grevine dönüştü. 23 Mayıs 2017’de tutuklanan iki eylemcinin avukatları ÇHD üyeleriydi.

İki eğitimcinin kamuoyunda büyük ses getiren eyleminin ardından hükümete yakın medya organlarında kampanyayı andıran yayınlar başladı. Sadece Gülmen ve Özakça değil, avukatları da örgüt üyeliğiyle itham ediliyordu.

19 Temmuz 2017’de polisin gözaltına aldığı bir şüpheli, Gülmen ve Özakça’nın yanısıra ÇHD üyesi ve Halkın Hukuk Bürosu(HHB) çalışanı 20 avukatın da örgüt üyesi olduğuna dair beyanda bulundu. Bu kişi dava süreçlerinde ifadesini sürekli değiştirdi, eklemeler yaptı.

21 Temmuz 2017’de İçişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde bir kitapçık yayımlandı. Haklarında hiçbir hüküm bulunmayan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile avukatları hakkında ithamlarda bulunuluyordu. Kitapçığın adı, “Bir Terör Örgütünün Bitmeyen Senaryosu – Nuriye Gülmen ve Semih Özakça Gerçeği” idi.

12 Eylül 2017’de, yani Gülmen ve Özakça’nın tutuklu yargılandıkları davanın duruşmasından iki gün önce 16 avukat gözaltına alındı. 8 gün süren gözaltı sonrasında 15 avukat tutuklandı. Tutuklananlar arasında iki eğitimcinin avukatları da bulunuyordu.

3 Kasım 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir mitingde Aşırı sol, bunlar ne yazık ki, istismarını yapmak suretiyle aileleri tahrik ediyorlar. Aileler üzerinde oyun oynuyorlar. Bunların da kimler olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bu oyunu şehit ailelerimizin bozmaları lazım”dedi. Erdoğan bu sözleriyle aralarında Selçuk Kozağaçlı’nın da bulunduğu Soma Maden Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin ailelerinin avukatlarını hedef alıyordu.

Erdoğan’ın bu sözlerinden 5 gün sonra Selçuk Kozağaçlı gözaltına alındı, 13 Kasım 2017’de tutuklandı.

Yaklaşık bir ay sonra Yaprak Türkmen’in tutuklanmasıyla tutuklu avukat sayısı 17’ye çıktı. 22 Mart 2018’de 17’si tutuklu 20 avukat hakkında dava açıldı. İddianamede aralarında ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da bulunduğu avukatlar bir kişinin beyanına dayandırılarak örgüt üyeliğiyle suçlanıyor ve haklarında ağır hapis cezaları isteniyordu.

Tutuklamalardan bir yıl sonra, 10-14 Eylül tarihleri arasında hâkim karşısına çıkarıldılar.Bakırköy Adliyesi’nde görülen ilk duruşmada, tutuklu 17 avukat mahkeme heyetinin gözü önünde jandarma tarafından darp edildi, elbiseleri parçalandı ve mahkeme salonu içinde kelepçelendi. Mahkeme heyeti beşinci gün yargılamanın Silivri Cezaevi bitişiğindeki mahkeme salonunda görülmesine karar verdi. Beş gün süren duruşmalara 300’den fazla avukat katıldı.

Mahkeme heyeti son gün tüm tutuklu sanıkların tahliyesine karar verdi. Karar 14 Eylül 2018’de, saat 22.00 civarında açıklandı. Silivri Cezaevi’nde tutulan 9 avukat ertesi gün sabaha karşı 6.30’da, Bakırköy Cezaevi’nde tutulan 8 avukat da yine sabaha karşı 4.30’da serbest bırakıldı.

Avukatların tahliye kararına rağmen saatlerce cezaevinde tutulmasının nedeni sonradan anlaşıldı. Duruşma savcısı, gece yarısından sonra tahliye kararına itiraz etmişti. Bu itiraz üzerine mahkeme heyeti 15 Eylül 2018 Cumartesi akşamı toplandı ve oybirliğiyle tahliye ettikleri avukatlardan 12’si hakkında yine oy birliğiyle tutuklama kararı verdi.

Tahliye kararı özellikle avukatlar arasında büyük sevinç yaratmış ve bu nedenle 15 Eylül 2018 Cumartesi günü, İstanbul Barosu’nda bir kutlama planlanmıştı. Tahliye edilen avukatlardan Aycan Çiçek, Aytaç Ünsal, Engin Gökoğlu ve Behiç Aşcı, kutlamaya giderken baronun sokağında Terörle Mücadele polisleri tarafından gözaltına alındı. Aynı gün avukat Ahmet Mandacı Çanakkale’de ailesinin yanından eve gelen polislerce gözaltına alındı.

Avukatlar Çiçek, Ünsal, Gökoğlu ve Aşcı, 16 Eylül 2018 Pazar günü İstanbul 37. Ağır Ceza mahkemesi karşısına çıkarıldı. Avukatların terörle mücadele polislerinin salondan çıkarılma talebi “duruşmanın aleniyeti” gerekçesiyle reddedildi. Mahkemeyi ve yaşanan hukuksuzluğu protesto için kimlik bildiriminde bulunmayan “sanık” avukatlar bir kez daha tutuklandı.

Çanakkale’de gözaltına alınan Ahmet Mandacı’nın video konferans (SEGBİS) ile tutuklanması aşamasına geçildi. Duruşma devam ederken salona ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın girmesine mahkeme heyeti de şaşırdı.

Hakkında tutuklama kararı bulunan Kozağaçlı elini kolunu sallaya sallaya adliyeye girmiş, duruşma salonuna gelmeden baro odasına uğramış, önce avukatlarını aramış ardından da sosyal medyada paylaştığı bir video ile neden adliyeye geldiğini anlatmıştı. Kozağaçlı bu videoda, yakalama kararının uymaya değer bir yargı kararı olarak görmediğini söylüyor ve “Bir karara uymak için gelmedim. Terbiyesizliklerini, korkularını, utançlarını yüzlerine vurmak için geldim” diyordu.

Mahkeme salonuna girip boş sanık bölümüne geçen Selçuk Kozağaçlı, “Önünüzde hakkımda verilmiş yakalama kararı var. Buyurun kendim geldim” dedi.

“Firari” Kozağaçlı’yı karşısında gören mahkeme heyeti, ne yapacağını şaşırdı ve salonu terk etti. Bir süre sonra gelen heyet, avukat Ahmet Mandacı hakkında karar vereceğini söyleyip yeniden salondan çekildi. Ardından heyetin “Polis salonu boşaltsın” talimatı geldi. Avukatlar direnince zor kullanıldı. Kozağaçlı Emniyet’e götürüldü. Avukat Mandacı ise tutuklandı. Ertesi gün Kozağaçlı da çıkarıldığı mahkeme tarafından, sözlerinin hiçbiri zapta geçmeden tutuklandı (Süreci daha detaylı okumak için avukat Tora Pekin’in Express dergisi 2018 Güz sayısında yayımlanan “Akbabanın Üç Günü” başlıklı yazısına bakılabilir).

19 Eylül 2018 günü Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), avukatlar hakkında tahliye kararı veren heyeti dağıttı. Bundan sonra yapılan duruşmalarda (3-5 Aralık 2018) yargılama usulleri hiçe sayıldı. 4 Aralık’taki duruşmada önce izleyiciler ve gazeteciler, ardından müdafi avukatlar, nihayetinde de sanıklar duruşma salonundan atıldı ve yargılama sadece mahkeme heyeti tarafından yapıldı.

İstihbarat elemanı olduğunu söyleyen bir tanık, kimse yokken dinlendi. Avukatlar tanık dinlemelerin usulüne uygun yapılmadığını, mahkeme heyeti tarafından yönlendirildiğini ileri sürdü. Mahkeme heyeti, avukatların ve sanık avukatların tüm itirazlarına rağmen duruşma savcısından iki kez (10.01.2019 ve 04.02.2019) esasa ilişkin mütalaa istedi.

Tutuklu avukatlar, hukuksuzluklara dikkat çekmek için ve adil yargılama talebiyle 24 Ocak 2019 tarihinde (Dünya Tehlikedeki Avukatlar Günü’nde) açlık grevine başladı ve 18 Mart’ta duruşmaya çıkarılıncaya kadar sürdürdüler.

21 Şubat 2019’da iddia makamı esas hakkındaki mütalaasını mahkemeye sundu. Savcı sadece dört sayfalık mütalaasında DHKP/C üyesi olmakla suçladığı avukatların ağır hapis cezalarına çarptırılmasını istiyordu.

7 Mart 2019’da İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa ve Aydın baroları yargılamayı yürüten 37. Ağır Ceza Mahkemesi heyetini oluşturan yargıçları, duruşmalardaki tutumu nedeniyle HSK’ye şikâyet etti.

20 Mart 2019’daki duruşmada heyet savunma avukatlarını salona almadı. Durumu protesto eden sanıkların da bulunmadığı salonda karar açıklandı: Av. Barkın Timtik 18 yıl 9 ay,Av. Özgür Yılmaz 13 yıl 6 ay, Av. Ebru Timtik 13 yıl 6 ay, Av. Behiç Aşcı 12 yıl, Av. Şükriye Erden 12 yıl,Av. Selçuk Kozağaçlı 10 yıl 15 ay, Av. Engin Gökoğlu 10 yıl 6 ay,Av. Aytaç Ünsal 10 yıl 6 ay, Av. Süleyman Gökten 10 yıl 6 ay, Av. Aycan Çiçek 9 yıl, Av. Naciye Demir 9 yıl, Av. Ezgi Çakır 7 yıl 12 ay, Av. Yağmur Ereren 3 yıl 9 ay, Av. Yaprak Türkmen 3 yıl 9 ay, Av. Didem Baydar Ünsal 3 yıl 9 ay, Av. Ayşegül Çağatay 3 yıl 9 ay, Av. Zehra Özdemir 2 yıl 13 ay, Av. Ahmet Mandacı 2 yıl 13 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Karara en sert tepkilerden biri İstanbul Barosu’ndan geldi. Baro’dan yapılan açıklamada, İstanbul Barosu olarak bu vesile ile ifade etmekteyiz ki, Türk yargılama tarihi böyle bir yargılamaya ilk kez tanık olmaktadır… İstanbul Barosu ve avukatlar olarak adalet ülküsünden asla vazgeçmeyeceğiz. Susmayacağız. Tek başımıza kalsak da…denildi.

Dava şu anda Yargıtay aşamasında. Selçuk Kozağaçlı ve arkadaşları hakkında daha önce açılan dava ise devam ediyor. 3 Şubat 2020’de ÇHD üyesi tutuklu 8 avukat, avukatlık mesleğinin yargılama konusu edilemeyeceğini ifade ederek açlık grevine başladı.

ÇHD Davası’na gözlemci olarak katılmış, Avrupa Barolar Birliği ve İtalya Barolar Birliği’nin de içinde bulunduğu, yurtdışından 22 hukuk kurumunun hazırladığı nihai raporun Türkçesi için cagdashukukcular.org adresine ziyaret edilebilir.

 

eshid/eşit haklar logo hafıza merkezi logo Netherlands Helsinki Committe logo
© 2019