Dava Takvimi

January 2022

Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1
2
3
4
5
  • ÇHD Davası
6
  • ÇHD Davası
7
  • Boğaziçi Dayanışması davası /Enis Berke Gök, Caner Perit Özen ve 12 kişi
  • ÇHD Davası
8
9
10
11
12
  • Tahir Elçi davası
13
14
15
16
17
  • Osman Kavala, Gezi ve Çarşı davaları
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
...

Yaşam savunucusu Halime Şaman, Marmaris Kent Konseyi Çevreden Sorumlu Yürütme Kurulu Üyesi ve Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) Marmaris Sözcüsü. Şaman hakkında, İçmeler’de Sinpaş GYO tarafından sürdürülen otel ve devre mülk inşaatıyla ilgili açıklamalarından dolayı tazminat davası açıldı. 

Halime Şaman, 1966 doğumlu, emekli bir biyolog ve iktisatçı. Uzun yıllar Bursa’da yaşadı, bir ilaç şirketinde çalıştı. Malulen emekli olduktan sonra eşiyle birlikte Marmaris Armutalan’a yerleşti. Üç yıldır, kendini ifade edebileceği bir alan olarak gördüğü, Marmaris ekoloji hareketinin içinde aktif olarak yer alıyor.  Marmaris Kent Konseyi Çevreden Sorumlu Yürütme Kurulu Üyesi ve Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) Marmaris Sözcüsü. 

Bundan üç yıl evvel Marmaris’in bugünkü kadar yoğun bir gündemi olmadığını, bölgedeki rantın yaşam hakkı savunucularını daha sert bir mücadelenin içine ittiğini söylüyor. Önceden bir jeotermal enerji santrali (JES) müracaatını dilekçe ile engelleyebiliyorken bugün dava açmak zorunda kalıyorlar ya da onlara karşı dava açılıyor. 

Marmaris’teki ekoloji mücadelesinin şu anda öncelikli başlıkları Karasöğüt’e yapılmak istenen marina, Hisarönü imar planı değişikliği, yine Karacasöğüt’te taş ocağı açma girişimi ile İçmeler Kızılbük’te Sinpaş GYO tarafından yapılmak istenen otel ve devremülk projesi. Halime Şaman hakkında açılan tazminat davası da 30 yıldır süren bu son projeyle ilgili. 

İnşaat, iş insanı Emin Hattat tarafından 30 yıl önce başlatılmış, iflasının ardından Sinpaş’a satılmıştı. Ağustos 2021’de, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, otel inşaatı için ÇED’e gerek olmadığına karar verildi.

Karar çevrecilerin tepkisine neden oldu. Halime Şaman o dönem basına yaptığı açıklamada “Burası Marmaris limanına giriş ve çıkışın olduğu tek nokta. Orada olabilecek herhangi bir çevre kirliliği, hem kendini temizleme olanağına sahip olmayan iç deniz konumundaki Marmaris Körfezi’ni, hem de açık denizi etkileyecek. Proje dosyasına baktığımızda 200 metrekare alanda sondaj yapılacağı söyleniyor. Bu hayatın olağan akışında bunun yapılabilmesi imkânsız. Proje tanıtım dosyası hatalarla dolu. En temel sorun olarak, çıkartılan ve içerisinde toksik maddeler olacak sıcak suyun nereye boşaltılacağı yazmıyor. Böyle bir dosyanın onaylanma şansı olur mu, olmaz. Bu yüzden sanki çıkmış gibi işletimi üzerinden onay veriliyor” dedi. 

16 Eylül 2021’de Şaman’ın evine bir tebligat geldi. Sinpaş GYO, kendisine tazminat davası açmıştı. İstanbul 5. Asliye Ticaret Mahkemesi’nde açılan davada, davacılar Sinpaş GYO ile Kızılbük GYO, Halime Şaman’dan haksız rekabetten kaynaklanan 300 bin lira manevi tazminat talep ediyor. Haksız rekabetin delili olarak, Şaman’ın yaptığı basın açıklamaları gösteriliyor. 

Davanın ikinci duruşması 28 Aralık 2021’de görüldü. Şaman savunmasında, “Ben davacıların kendilerinde olmayan hiçbir bilgiyi paylaşmadım. Paylaştığım bilgilerde eksik veya hata varsa bu husus davacı taraf kaynaklıdır. Çünkü açık kaynak ve davacı belgelerine göre paylaşım yaptım. Kamu hizmeti görevim nedeniyle bu hususları halka açıklamak zorundayım. Ben emekli birisiyim, iki dev GYO ile nasıl haksız rekabet edebilirim” dedi. Mahkeme, sonraki duruşmanın 8 Mart 2022’ye bırakılmasına karar verdi. 

Halime Şaman, Anayasa’nın 56. Maddesi ile kent konseyleri yönetmeliğinin kendisine sorumluluk yüklediğini, bu sorumlulukla ifade özgürlüğü hakkını kullandığını savunuyor. Davacı şirketler tarafından maddi tazminat hakkının saklı tutulduğunu, kendisinin konuşmaya devam etmesine karşı tehdit unsuru olarak kullanıldığını düşünüyor. İstanbul’daki duruşmalara Marmaris’ten gelip gitmek, Şaman üzerinde ekstra bir maddi yük oluşturuyor. 

Marmaris Kent Konseyi, davayla ilgili yazılı bir açıklama yaparak, tazminat davasıyla yaşam savunuculuğunun yasalar nezdinde baskı altına alınmaya çalışıldığını söyledi. Açıklamada ayrıca ”Kamusal haklara, herkesin olup hiç kimsenin olmayan müştereklere göz dikenleri, hatta işgal edenleri gördüğümüz her yerde, teşhir etmeye, onlarla mücadeleye, ranta göz yummayacağımızı, açılan maddi, manevi davaların bizleri korkutmayacağını tüm kamuoyunun bilmesini isteriz. Ege Kent Konseyleri Birliği olarak meselenin tarafı olduğumuzu, Marmaris Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi Halime Şaman’ın yalnız olmadığını beyan ederiz.” dendi. Açıklamanın altına 85 sivil toplum örgütü ve birey imza attı.  

10 Ocak 2022 günü, Marmarisli yaşam savunucuları yanlarında Oksijen Gazetesi muhabiri ile bölgeye gitti. Sinpaş yetkilileri aralarında Halime Şaman’ın da bulunduğu grubu engelledi. Muhabire görüş veren Halime Şaman’ı “Solcu ve PKK’lı gazetelere röportaj veriyorsunuz” diyerek tehdit etti ve işçilere hitaben “Sizi işsiz bırakmak istiyorlar” diyerek Şaman’ı hedef gösterdi.  

Avukat Feyzi Erçin, 2013 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi’nde “Sinemada Klasik Müzik”, “Auteur Sinemasında Klasik Müzik”, “Film Müzikleri” ve “Filmde Ses” dersleri vermekteydi. Melih Bulu’nun Cumhurbaşkanlığı tarafından rektör atanması sonrası başlayan protesto sürecinde Boğaziçi Nöbeti’nde yer aldı, gözaltına alınan, tutuklanan öğrencilerinin yanında oldu, gönüllü avukatlıklarını yaptı. Melih Bulu’nun ardından rektörlük koltuğuna oturan Naci İnci tarafından 30 Mayıs 2021’de üniversitedeki görevine son verildi. Erçin’in kampüse girmesi de engelleniyor. 

Feyzi Erçin, 1970 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Amerikan Robert Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1995’ten bu yana avukatlık yapıyor. Uzmanlık alanı taşıma ve sigorta hukuku. 

Erçin aynı zamanda amatör bir piyanist, klasik müzik yazar ve eleştirmeni, fotoğrafçı. 2010’dan beri İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Müzik Festivali Danışma Kurulu’nda yer alıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermesini sağlayan da, bu çok yönlü kişiliği. 

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencileri onu “Öğrencilerine tatlı getiren, başı sıkışan öğrencilerinin yardımına koşan, öğrencilerine konser ve sinema biletleri hediye eden müthiş bir insan. Keşke Feyzi Hoca gibi insanlardan her okulda olsa” diye tarif ediyor. 

Erçin’i öğrencilerinden ayıran, öte yandan bağlarını kuvvetlendiren süreç, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Melih Bulu’yu rektörlük görevine atamasıyla başladı. 2 Ocak 2021’de gerçekleşen atamaya Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, öğrencileri ve mezunları tepki gösterdi. Boğaziçi Direnişi ve akademisyenlerin Boğaziçi Nöbeti böyle başladı. Erçin de nöbette yerini aldı, gözaltına alınan, tutuklanan öğrencilerinin yanından ayrılmadı. 

2018’deki Afrin Operasyonu’na yönelik protestolar sırasında da benzer bir süreç yaşanmıştı. Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs’te 19 Mart günü TSK ve ÖSO’nun Afrin’i ele geçirmesi sebebiyle bir grup öğrenci lokum dağıtmak istedi. Bir başka grup da tepki gösterdi ve lokum dağıtanlara müdahale etti. Olayların ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı terör propagandası yapmak ve Zeytin Dalı Harekatını protesto etmek suçlamasıyla 14 öğrenci hakkında gözaltı kararı aldı. Dönemin Rektörlüğü açıklama yapmış, lokum dağıtan öğrencilere yönelik saldırının ifade özgürlüğünü hedef aldığını söylemişti. Feyzi Erçin, o dönem gözaltına alınıp tutuklanan öğrencileri cezaevinde ziyarete gitti. Avukat olarak ilk cezaevi ziyaretiydi. Bu ziyaretlerin bir akrabaya kıyasla ne kadar kolay ve hızlı yapılabildiğini ve tutuklu bulunanları ne kadar mutlu ettiğini fark etti. 

Üç yıl sonra, Boğaziçi’nde açılan dayanışma sergisinde yer alan bir eser nedeniyle öğrencileri gözaltına alındığında yanlarına ilk gidenlerden biriydi. Gözaltı süreçleri konusunda ÇHD, ÖHD, Sosyal Hukuk Derneği avukatlarından büyük destek gördü. İlk gözaltılarda sadece koordine etme görevini üstlenirken zamanla ifadelere girmeye başladı. 

Geniş kitleler Feyzi Erçin’i, gözaltındaki öğrencilerine adliyede “Sizi yalnız bırakmayacağız” diye seslenmesi ile tanıdı. 

Can Candan gibi Feyzi Erçin’in de direnişe ve öğrencilerine verdiği destek nedeniyle derslerine 30 Mayıs 2021’de rektörlük tarafından son verildi. Yaz okulunda ders açmak istediğinde, önce fazla yüksek not verdiği gerekçesiyle izin vermediler. Güz döneminde ise formasyonunun uygun olmadığı, okul yönetimine hakaret ettiği, küçük düşürdüğü söylendi. Aynı tarihten bu yana üniversite kampüsüne girmesine de izin verilmiyor. Erçin, dersinin rektör tarafından yasaklanmış olmasının idare hukukuna aykırı olduğu gerekçesiyle dava açtı. Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde de okula alınmasına, çevrimiçi etkinliklere katılmasına bir engel olup olmadığını sordu ancak tatmin edici bir cevap alamadı. 

Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Salonu’nda, 3 Aralık 2021’de, “Duvarlar ve Sınırlar: Göç, kırılganlık ve sanat” başlıklı bir panel düzenlenecekti. Can Candan ile Feyzi Erçin de bu panelin konuşmacıları arasında yer alıyordu ancak panelden iki gün önce etkinlik rektörlük tarafından iptal edildi.   

Erçin’in hayatı 2 Ocak 2021’den sonra hayatı 180 derece değişti. Müzik ve sinemaya eskisi kadar zaman ayıramıyor, sürekli öğrencilerinin gözaltı ve disiplin soruşturması süreçleriyle ilgileniyor, daha az uyuyor. Bazı geceler cezaevinde bulunan öğrencileri Berke ve Pelit’i düşünmekten uykusuz kalıyor. “Daha zor, daha uykusuz ama daha iyi bir hayatım var” diyor. Şu ana kadar 200’e yakın öğrenciye Boğaziçi Üniversitesi yönetimi disiplin soruşturması açtı. 

 

Tüm yaşamını sağlık hakkı, emek, barış ve demokrasi mücadelesine adayan doktor Selim Ölçer, 2016’da Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Sarmaşık Derneği’nin yöneticilerinden biri olduğu gerekçesiyle, “terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçlamasıyla yargılandı. Ölçer’e 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi. 

Meslek hayatı boyunca insan hakları için mücadele eden doktor Selim Ölçer, 1948 Diyarbakır doğumlu. İlkokul ve ortaokulu Silvan’da, liseyi Ankara Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1972’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1977-1980 yılları arasında Ankara Numune Hastanesi’nde kulak burun boğaz ihtisasını tamamladı. Daha sonra aynı klinikte baş asistan ve şef yardımcısı olarak görev yaptı. 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın  (TİHV) kurucuları arasında olan Ölçer, farklı dönemlerde yönetim kurulu üyeliği ve 2000-2003 yılları arasında Genel Sekreterlik görevlerinde bulundu. Kendisi aynı zamanda İnsan Hakları Derneği (İHD) üyesi. Ankara Tabip Odası’nın ve 1990-95 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi’nin başkanlığını  yaptı. 

Nihai hedefi Kürtçe, Türkçe, İngilizce ve bölge dillerinde eğitim verecek bir üniversite kurmak olan ve 2013’te faaliyetlerine başlayan Mezopotamya Vakfı Mütevelli Heyet Başkanlığı görevini sürdürdü. 

Kısa adı Sarmaşık Derneği olan Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Nisan 2006’da Diyarbakır’da, Büyükşehir Belediyesi, sivil toplum kuruluşları, siyasi parti temsilcileri ve meslek birliklerinden 32 kurucunun bir araya gelerek oluşturduğu derneğin amacı, yoksullukla ilgili araştırmalar yapmaktı ancak şehirdeki ağır tablo nedeniyle daha çok yoksullarla dayanışma çalışmaları yürüttü. 22 Kasım 2016’da  677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapısına mühür vurulan dernekler arasında Sarmaşık da vardı. 

Sarmaşık, kapatılması en fazla tepki çeken kuruluşlardan biri oldu. 5 bin 400 aile açlık tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Kurucu üyeler hakkında soruşturma başlatıldı ve davalar açıldı. Selim Ölçer de yönetim kurulu üyeliği nedeniyle, Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçlamasıyla yargılandı. Davada, Ölçer’in dernek faaliyetleri terörizmle irtibatlandırıldı.

Ölçer savunmasında, “Ailem beni muhtaç kişilere yardım etmem yönünde yetiştirdi. Dernek kurduğu gıda bankasıyla insanlara yardım etti. Bunun terörle ilişkilendirilmesi büyük bir talihsizliktir. Ben bir hekimim. Hayatım boyunca tedavi ettiğim insanların kişisel bilgilerini sormadım, kavgadan uzak durdum. 74 yaşında bir insanım, bu bölgeye okuyan birisi olarak sahip çıktım” dedi. 

Mahkeme Heyeti, 11 Ekim 2021’de, Dr. Selim Ölçer hakkında örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek suçlamasıyla 2 yıl 1 ay hapis cezasına karar verdi. Karar istinaf mahkemesine taşınacak. 

TTB Merkez Konseyi ve TİHV, verilen cezaya tepki gösteren birer basın açıklaması yaptı. TTB açıklamasında, “Diyarbakır halkının yoksulluk sorunlarını çözmek amacıyla kurulan ve insani yardım faaliyetlerinde bulunan bir derneğin suçlulaştırılması, kurucularından biri olan Dr. M. Selim Ölçer’e ceza verilmesi kabul edilemez. Sağlıksızlığa yol açan etkenlerden biri olan yoksullukla mücadele etmek suç değil, mesleğimizin gereğidir.” dendi.

TİHV ise Ölçer’in, çok iyi bir hekim ve katıksız insan hakları savunucusu olduğunun altını çizerek, “Sevgili Selim Ölçer, başta işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalan kişilerin tedavi ve rehabilitasyonu olmak üzere, uzun yıllardır evrensel değerlere dayalı bir biçimde, barışçıl yöntemlerle sürdürdüğü çalışmaları ulusal ve uluslararası ilgili kamuoyunun tanıklığında kabul görmüş bir insan hakları savunucusudur. Aslında verilen bu ceza, bir süredir bu ülkede insan hakları savunucularını baskı altına almaya yönelik çabaların yeni bir örneğinden başka bir şey değildir” açıklamasında bulundu. 

 

 

 

Can Candan, hak ihlallerini görünür kılmak için sinemanın gücünü kullanan bir belgeselci ve akademisyen. Barış İçin Akademisyenler bildirisi imzacılarından biri olarak yargılandı. Hem yargılandı hem de süreci kamerasıyla kayıt altına aldı. Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı tarafından rektör atanan Melih Bulu’nun görevden alınması sonrası vekaleten (daha sonra aslen) rektörlük görevine gelen Naci İnci’nin ilk icraatı Candan’ın işine son vermek oldu. Üniversite kampüsüne girmesi de engellendi. 

Can Candan, 26 senelik bir akademisyen. Lisans eğitimini ABD  Hampshire College’da tamamladı. Fotoğraf ve sinemayla ilgilenmeye bu sırada başladı. İlk filminin adı  “Wen”di. Genç bir kadının atlarla olan çok özel ilişkisi üzerine sessiz kısa bir portreydi. Aynı yıl, yani 1989’da, “Boycott Coke” isimli aktivist bir belgesel film yaptı. İlk ödülünü Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçe tanıklık eden “Exodus/Göç” (1991) isimli belgesel ile aldı. 

Mezuniyet sonrası öğrenimine yine ABD’de Temple Üniversitesi’nde devam etti. Sanatta yeterlik tez filmi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Almanya’da Türkiyelilere yönelik artan ırkçılıkla ilgili olan üç dilli belgesel “Duvarlar”dı. 

Candan Türkiye’ye dönerek Bilgi Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. Daha sonra bölüm başkanı oldu. 2005’te Sabancı Üniversitesi’ne, 2007’de tam zamanlı öğretim görevlisi olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne geçti. Boğaziçi’nde 14 sene boyunca aralıksız olarak Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü bünyesindeki Film Çalışmaları Sertifika Programı’nda belgesel sinema kuramları, tarihi, deneysel sinema, Türkiye’de belgesel sinema, film üretimi, film çalışmaları araştırma projeleri gibi konularda dersler verdi. 

2007’de “docİstanbul – Belgesel Araştırmaları Merkezi’nin kuruluşunda yer aldı. 

2011-2012 arasında İMC Televizyonu’nda Belgesel Sinema Kuşağı ile Belgesel Sohbetleri Programı’nı hazırladı ve sundu. 

Üçüncü uzun metraj belgesel filmi “Benim Çocuğum“u 2013 yılında bitirdi ve galası Boğaziçi’nde yapıldı. Çocukları lezbiyen, gey, biseksüel, trans olan bir grup anne ve babanın, çocuklarını oldukları gibi kabul etmeyi nasıl öğrendiklerine, nasıl hak savunucuları olduklarına tanıklık eden “Benim Çocuğum” büyük ses getirdi. 3. Filmamed Belgesel Film Festivali “Jüri Özel Ödülü” ve 15. Uluslararası Selanik LGBTQ Film Festivali, “En İyi Film” ödüllerini aldı. 

Boğaziçi Üniversitesi’nde cinsel tacizi önleme çalışmalarına dahil oldu. Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) ile ve o zamanki seçilmiş rektör Gülay Barbarosoğlu’nun desteğiyle 2012’de Boğaziçi Üniversitesi Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu’nun (CİTÖK) kuruluşunda yer aldı. 

Rektör yardımcılığı görevindeyken Cumhurbaşkanı tarafından Barbarasoğlu’nun yerine rektör atanan Mehmed Özkan döneminde de resmi olarak Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Araştırmaları Kulübü (BÜLGBTİ+) akademik danışmanlığı görevini üstlendi.

11 Ocak 2016’da kamuoyu ile paylaşılan Barış İçin Akademisyenler bildirisinin imzacılarından biriydi. Hakkında, 3713 sayılı TMK’nın 7/2 maddesine dayanarak “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla dava açıldı. 18 Eylül 2018’de, Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Savunmasında, “Hakları ve özgürlükleri Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası ve Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı uluslararası anlaşmalarla korunmakta olan bir vatandaş olarak bu suçlamaları kabul edebilmem mümkün değildir” dedi.

Can Candan’ın Boğaziçi Üniversitesi’ndeki görevinden alınmasıyla sonuçlanan süreç, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Melih Bulu’yu rektörlük görevine atamasıyla başladı. Erdoğan’ın 2 Ocak 2021’de, 31352 Sayılı Resmi Gazete’de çıkan kararname ile yaptığı atamaya Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, öğrencileri ve mezunları tepki gösterdi. Boğaziçi Direnişi ve akademisyenlerin Boğaziçi Nöbeti böyle başladı. Can Candan hem nöbete katılıyor hem görüntülüyor hem de basına süreçle ilgili açıklamalar yapıyordu. 

Melih Bulu 15 Temmuz 2021’de görevden alındı ve yerine vekaleten Naci İnci atandı. İnci, 16 Temmuz’da, Can Candan’ın üniversitedeki görevine son verdi. Candan, aynı gün, İnci’den gelen yazıyı sosyal medya hesabında paylaştı. 

Öğrencileri ve akademisyenler, derhal Can Candan’a destek açıklamaları yaptı. ABD, Kanada, Meksika, Birleşik Krallık, Almanya, Avusturya, Portekiz, İsviçre ve İsveç gibi 19 farklı ülkeden üç yüze yakın belgesel sinemacı ve akademisyen uluslararası bir kampanya başlattı.

Candan da işlemin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla, işine son veren Boğaziçi Üniversitesi’ne dava açtı. 

11 Ekim 2021 günü, Can Candan öğrencilerine bahçede ders vermek üzere kampüsün Aşiyan Kapısına gittiğinde rektörlük talimatıyla içeri alınmadı. Candan, bu süreci de kamerası ile kayıt altına aldı. 

Mülkiyeliler Birliği, 2021 Mülkiye Büyük Ödülü’nü ‘Boğaziçi Demokratik Direniş Bileşenleri‘ adına Can Candan’a verdi.

Melih Bulu’nun 2 Ocak 2021’de, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle rektör atanması nedeniyle başlayan Boğaziçi Üniversitesi eylemleri, toplumsal bir itiraza dönüştü. Akademisyenlerin rektörlük binasına sırtlarını dönerek tuttukları nöbet, 5 Kasım 2021 itibariyle 205. gününde. Aynı tarihte 306. günü geride bırakan öğrenci protestoları ise kısa sürede Türkiye’nin farklı üniversitelerine, hatta yurtdışına yayıldı, yüzlerce kişi gözaltına alındı. Kimi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı, kimine ise ev hapsi verildi. Yedi öğrenci, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlaması ve üç yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor. İkisi tutuklu 14 öğrenci hakkında ise; ‘Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak, ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama’‘Kişiyi, yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle birden fazla kişiyle hürriyetinden yoksun kılma’, ‘Görevi yaptırmamak için direnme’ ve ‘Kara ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma’ suçlarından hapis cezası isteniyor.  

Boğaziçi eylemleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2 Ocak 2021’de, 31352 Sayılı Resmi Gazetede çıkan kararname ile içinde Boğaziçi Üniversitesi’nin de bulunduğu beş üniversiteye rektör atamasıyla başladı. Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanan Melih Bulu, Boğaziçi geleneğinden gelen bir isim değildi ve AKP eski milletvekili aday adayıydı. Aynı gün, Bulu’nun doktora tezinde intihal yaptığı ortaya çıktı.

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, öğrencileri ve mezunları atamaya tepki gösterdi. Öğrenciler karşı çıkışlarını sosyal medya üzerinden duyurarak, destek olmak isteyen herkesi 4 Ocak Pazartesi günü üniversitenin Güney Kampüs kapısına davet etti. Öğretim üyeleri ise 3 Ocak’ta atanmış rektöre karşı ortak bir bildiri yayımladı. Bildiride, 1980 askeri darbesinden bu yana Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk kez kurum dışından rektör atandığı hatırlatılıyor, üniversite ilkelerinden vazgeçilmeyeceğinin altı çiziliyordu.  

4 Ocak’ta Güney Kampüs kapısı önünde yüzlerce kişi vardı. “Kayyum rektöre hayır”, “Melih Bulu bizim rektörümüz değil”, “İntihalci bir rektör istemiyoruz” sloganları atıldı. Özel Güvenlik Birimi (ÖGB) ve polis, Güney Kampüs kapısına kelepçe taktı, öğrenciler kampüse alınmadı. Girişteki barikatı geçmeye çalışan göstericilere polis biber gazı ile müdahalede bulundu, iki öğrenci gözaltına alındı. Eyleme katılan 17 kişi ise “2911 sayılı Kanun’a muhalefet” ve “görevli memura mukavemet” suçlarını işledikleri iddiasıyla sabah saatlerinde ev baskınlarıyla gözaltına alındı. İki gün sonra gözaltındaki protestocu sayısı 36 olmuştu. 

5 Ocak günü Boğaziçi akademisyenleri de eylemdeydi. Saat 12:00’de üniversite kampüsünde yapılan devir teslim törenine cübbeleriyle katıldılar ve rektörlük binasına sırtlarını döndüler. Gözaltına alınan öğrencilerin derhal salıverilmesi çağrısında bulundular. Bu eylem, günlük rutinlerinin bir parçasıydı artık. 

Ertesi gün İstanbul Valiliği, Boğaziçi Üniversitesi’nin bulunduğu ilçelerde toplantı, eylem ve gösteri yürüyüşlerini 5 Şubat’a kadar yasakladı. Boğaziçi Dayanışması bunun üzerine destek vermek isteyen herkesi Kadıköy’e çağırdı. 

İstanbul’la eş zamanlı olarak Ankara, Antalya, İzmir ve Denizli’de de destek eylemleri yapıldı. Ankara’da dört öğrenci gözaltına alındı, akşam saatlerinde salıverildi. Boğaziçi Üniversitesi mezunları “Biz De Kabul Etmiyoruz” isimli bir imza kampanyası başlattı, kampanyaya binlerce kişi imza verdi. Akademik Dayanışma Ağı, Barış İçin Akademisyenler gibi 12 meslek grubu da Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve öğretim üyelerine uluslararası destek verdiklerini açıkladı. Ardından Yale, Harvard, Sorbonne, Humboldt, Oxford, Columbia üniversiteleri de destek açıklaması yaptı. Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde destek eylemleri sürdü.  

5 Ocak’ta başlayan ev baskınlarıyla gözaltına alınan 45 öğrenciden 21’i ifadeleri alınmak üzere adliyeye sevk edildi ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Bounsergi’nin 10 Ocak tarihinde çıktığı açık çağrı sonrasında Türkiye ve dünyadan gönderilen yaklaşık 400 eser Güney Kampüs’te sergilenmeye başlandı. Bu eserlerden biri,  Kabe’yi LGBTİ+ bayrağı ve bir Şahmeran figürüyle birlikte gösteriyordu. Eser üzerinden sergi ve öğrenciler Diyanet İşleri Başkanı, İçişleri Bakanı ve medya tarafından hedef gösterildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, sergideki  eserle ilgili “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” iddiasıyla re’sen soruşturma başlattı ve sergi ekibinde bulunan dört öğrenci gözaltına alındı. İçişleri Bakanlığı Süleyman Soylu, gözaltındaki öğrenciler için Twitter’da “dört LGBT sapığı” deyince, söz konusu tweet sosyal medya şirketi tarafından nefret söylemi barındırdığı için kısıtlandı. Serginin ardından Melih Bulu’nun talimatıyla Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapısına kilit vuruldu. 

Sergi sonrasındaki protestolara katılan Selahattin Can Uğuzeş ve Doğu Demirtaş’ın tutuklanmasının ardından başlayan eylemler ile sürecin önemli günlerinden biri yaşandı. 1 Şubat gecesi polis kampüsü basarak 159 öğrenciyi gözaltına aldı. Ertesi gün akademisyenler nöbet sonrası rektörlük binasına yürüyerek Melih Bulu’yu istifaya çağırdı. Akşam Kadıköy’de düzenlenecek eyleme gitmek isteyen öğrenciler kimlik kontrolü yapılarak otobüslerden indirildi, vapurlara bindirilmedi. Eylemde ise 228 kişi gözaltına alındı. Ankara ve İzmir’deki destek eylemlerinde gözaltına alınanların sayısı 135’ti. Polis tarafından dişi, parmağı kırılan öğrenciler oldu. İstanbul’un farklı semtlerinde halk, evlerin pencerelerinde tencere-tava çalarak yaşananları protesto etmeye başladı. 

1 Şubat’taki eyleme katılan 12 öğrenci hakkında ev hapsi, dokuzu hakkında adli kontrol kararı verildi. 30 öğrenci ise tutuklama talebiyle Hakimliğe sevk edildi. Gözaltına alınan öğrencilerin tamamı 4 Şubat’ta serbest bırakıldı. Daha sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, 1 Şubat’ta gözaltına alınan 97 kişi hakkında “Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” suçundan 3’er yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Davanın üçüncü duruşması 10 Ocak 2022’de görülecek. 

Boğaziçi’ne destek eylemleri üniversitelere yayıldı, Samsun, Çanakkale, İzmir, Bursa ve Edirne’de öğrenciler atanmış rektörlere itiraz etti. Destek verenler arasında İstanbul’dan liseler de vardı. 

Kadıköy’deki eylemde gözaltına alınan  Anıl Akyüz ve Şilan Delipalta, 5 Şubat’ta tutuklandı. Aynı gün, Orta Doğu Teknik Üniversitesi akademisyenleri, Boğaziçi bileşenlerine destek vermek için eylem düzenledi, gözaltı ve tutuklamalara karşı bildiri okudu. Hemen her gün ülkenin  farklı bir şehrinde öğrenciler eylemdeydi artık. Eylemlerle birlikte gözaltı ve ev hapsi sayıları artıyor, yeni gösteri yürüyüş yasakları açıklanıyordu. 6 Şubat’ta İstanbul’da dört, 7 Şubat’ta iki kişi daha tutuklandı. Böylece tutuklu öğrenci sayısı 11’e çıktı. 

20 Şubat’ta Türkiye ve dünyadan 900 üniversitenin imzaladığı Magna Charta akademik özgürlük ve özerklik anlaşması gözlem merkezi, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlarla ilgili YÖK’e bir metin gönderdi. Aynı gün Boğaziçi Üniversitesi Mezunları, İsviçre’deki Birleşmiş Milletler binası önünde protesto eylemi yaptı. 

22 Şubat’a gelindiğinde ev hapsi cezası alanların sayısı 27 olmuştu. İstanbul Valiliği, 1 Nisan’da Boğaziçi Dayanışması’nın Kadıköy eylemi çağrısı üzerine Kadıköy’de toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklandığını açıkladı. Eylem için Kadıköy’de buluşanlara polis ağır bir şekilde müdahale etti, 40’a yakın kişi gözaltına alındı

İzmir’de Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından düzenlenen basın açıklamasına yönelik polis müdahalesi gerçekleşti, 51 kişi darp edilerek gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan Türkiye İnsan Hakları Vakfı çalışanı Aytül Uçar ile Emine Akbaba ve İrem Çelikbaş hakkında “cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile İzmir 41’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

İkisi tutuklu yedi öğrencinin “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlaması ve üç yıla kadar hapis istemiyle yargılandığı Boğaziçi Sergi Davası’nın ilk duruşması, 17 Mart 2021’de, İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Tutuklu öğrenciler tahliye edildi.  

Direnişin 122. gününde akademisyenler, Melih Bulu’nun kayyum rektör olarak atanmasıyla başlayan süreç boyunca üniversitede yaşanan ihlalleri Boğaziçi Hasar Raporu olarak paylaştılar. 

Üniversitede sekiz senedir yarı zamanlı ders veren ve adli süreçler boyunca öğrencilerinin yanında duran avukat Feyzi Erçin’in yaz okulunda vereceği dersler rektör yardımcısı Naci İnci tarafından onaylanmadı. Erçin’in ardından, Ecmal Ayral’ın ders vermesi de rektörlük tarafından engellendi. Haziran ayında, direnişe katılan ve destek veren öğrencilerin KYK burs ve kredilerinin kesildiği öğrenildi. 

5 Temmuz 2021’de, sergi davasının 2. duruşması görüldü. Avukatlar reddi hakim talebinde bulundu. 17 Kasım 2021’de görülen üçüncü duruşmada, sanık avukatlarının tüm taleplerini reddeden mahkeme, Siber Suçlar Şube Müdürlüğünden “Kabe protestosu” üzerine açık kaynak araştırması raporu istenmesine ve el konulan malların Güvenlik Şubeye sorulmasına karar vererek davayı 9 Şubat 2022 tarihine erteledi.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 2021 Basın Özgürlüğü Ödülü’nü 7 Temmuz’da Boğaziçi Demokratik Direniş Bileşenleri ile TTB’ye verdi. 

15 Temmuz 2021’de Melih Bulu rektörlük görevinden alındı ve yerine YÖK tarafından vekaleten yardımcısı Naci İnci atandı. Bu gelişme üzerine Boğaziçi Bileşenleri yeni bir kayyum rektör atanmasını kabul etmeyeceklerini, talepleri kabul edilene kadar direnişe devam edeceklerini beyan etti. İnternet üzerinden bir ön seçim yapıldı ve ilk adaylar Mine Eder, Ünal Zenginobuz, Cem Say ve Ali Tekcan olarak açıklandı. 

Vekaleten atanan Naci İnci’nin ilk icraatı, direnişin gün gün hafızasının oluşmasına katkı sunan akademisyen ve belgesel filmci Can Candan’ın üniversitedeki görevine bölüm ve fakültenin görüşünü almadan son vermek oldu.  

20 Ağustos 2021’de Boğaziçi Rektörlüğüne bir başka Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Naci İnci atandı.

Güney Kampüs’te kurulan nöbet çadırı, dokuz ay sonra ÖGB tarafından kaldırıldı. Yeniden çadır kurmak isteyen öğrenciler ve akademisyenler ile güvenlik arasında arbede çıkınca kampüse yeniden çevik kuvvet ekipleri girdi, 45 öğrenci gözaltına alındı. Öğrencilerden 42’si aynı gün serbest bırakılırken, mahkemeye sevk edilen üç öğrenci ise adli kontrol şartıyla serbest kaldı. 

4 Ekim 2021’deki eylem sırasında gözaltına alınan öğrencilerden Enis Berke Gök ve Caner Perit Özen 6 Ekim’de tutuklanarak Metris Cezaevi’ne kondu. 14 öğrenci hakkında hazırlanan iddianame 10 Aralık 2021’de açıklandı. Öğrenciler ‘Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak, ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama’‘Kişiyi, yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle birden fazla kişiyle hürriyetinden yoksun kılma’, ‘Görevi yaptırmamak için direnme’ ve ‘Kara ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma’ suçlarından yargılanacak. İlk duruşma 7 Ocak 2022’de.

17 Kasım 2021’de Sanık avukatlarının tüm taleplerini reddeden mahkeme, Siber Suçlar Şube Müdürlüğünden “Kabe protestosu” üzerine açık kaynak araştırması raporu istenmesine ve el konulan malların Güvenlik Şubeye sorulmasına karar vererek davayı 9 Şubat 2022 tarihine erteledi.

52 öğrencinin “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet” ve “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçlamalarıyla yargılandığı davanın ikinci duruşması 29 Kasım 2021’de İstanbul 49. Asliye Ceza Mahkemesinde görüldü. Mahkeme, savunma yapan sanıklar hakkındaki adli kontrol tedbirlerinin kaldırılmasına, vareste tutulma taleplerinin kabul edilmesine, yurt dışındaki sanıkların savunmalarının alınması için istinabe yazılmasına ve mazeretsiz duruşmaya gelmeyen sanıklar hakkında yakalama kararı çıkarılmasına karar vererek davayı 21 Şubat 2022 tarihine erteledi.

Mülkiyeliler Birliği, 2021 Mülkiye Büyük Ödülü’nü ‘Boğaziçi Demokratik Direniş Bileşenleri‘ adına Can Candan’a verdi. Kuzey Amerika Ortadoğu Çalışmaları Derneği (MESA) da 1 Aralık 2021’de “2021 Akademik Özgürlük Ödülü”ne Boğaziçi Üniversitesi Direnişinin bileşenlerini layık gördüklerini açıkladı.

  • Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) tarafından hazırlanan Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı Tarafından Rektör Atanmasına Yönelik İtiraz Sürecinde Yaşanan Hak İhlallerine Dair Ön Değerlendirme Raporu için tıklayın. 
  • KONDA tarafından hazırlanan Toplumun Boğaziçi Üniversitesi Olaylarına Bakışı başlıklı araştırması için tıklayın. 

 

 

 

Nurcan Kaya, bir insan hakları savunucusu, avukat ve yazar. Kendini tarif ederken hak savunuculuğunu özellikle en öne alıyor. Kaya hakkında, altı yıl öncesine ait aynı sosyal medya paylaşımı nedeniyle üç kez üç farklı suçtan dava açma girişiminde bulunuldu. Sonunda “terör propagandası”ndan dava açıldı ve mahkeme 1 yıl 3 ay hapis cezası vererek hükmün açıklanmasını geri bıraktı. 

Nurcan Kaya, 1977’de Diyarbakır’da doğdu. Hukuk eğitimini ve avukatlık stajını burada tamamladı. Stajyer avukat iken hukuk yoluyla hak savunuculuğu yapabileceğine karar verdi ve stajını Diyarbakır Barosu eski başkanlarından Fethi Gümüş’ün yanında yaptı. İHD’de gönüllü olarak çalıştı, çevirmenlik yaptı. Diyarbakır Barosu komisyonlarında görev aldı. Ancak daha sonrasında kariyerine sivil toplum örgütlerinde devam etti.

Onu bir insan hakları savunucusu olmaya götüren kırılma anı, 1993’te Lice’nin yakılması olayı oldu. Ablası askeri operasyon yapıldığı sırada Lice’deydi. Şehir merkezinde büyümüş, pek politik olmayan, esnaf bir ailenin çocuğu iken şahit olduğu bu olayla sarsıldı.

İngiltere’de Uluslararası İnsan Hakları Hukuku yüksek lisansı yaptı. Londra’daki sivil toplum örgütlerinde, ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’nde uzman olarak çalıştı. Bir süre sonra Londra’ya dönerek Minority Rights Group International’da görev yapmaya başladı. Burada AB’nin ayrımcılık yasağına ilişkin mevzuatının üye ülkelerde uygulanmasıyla ilgili çalışmalar yürüttü. Ayrımcılık yasağı ve azınlık hakları üzerinden Türkiye ve Kıbrıs ile ilgili projelerde yer aldı, raporlar yazdı.

2004 yılında Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile Prof. Dr. Baskın Oran tarafından hazırlanan Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu’nun yayımlanması sonrası süreçte, raporun yazarlarına ve azınlık haklarıyla ilgili çalışanlara yönelik tehdit ve baskılar arttı. Birkaç yıl süren bu dönemde Minority Rights Group da aynı konuda bir rapor hazırladı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, bir basın toplantısında henüz yayımlanmamış bu rapor üzerinden Londra merkezli STK’yi Türkiye’de azınlık yaratmak ve Türkiye’yi bölmekle suçladı. Bu açıklamadan sonraki süreçte Kaya, azınlıklarla ilgili çalışmaları nedeniyle Türkiye’den telefonlar almaya başladı. Bu telefonlar Ergenekon ve Balyoz davaları sürecine kadar sürdü.

Kaya 2009’da Türkiye’ye döndü. Uluslararası sivil toplum için çalışmaya devam etti. 2018’de ise doğduğu Diyarbakır’a yerleşti ve avukatlık yapmaya başladı. Aynı zamanda köşe yazarlığı ve sivil topluma danışmanlık yapıyor. Avukatlığı aktivizm aracı olarak görüyor ve öyle icra ediyor. Sivil topluma ve hak savunucularına yönelik adli süreçleri bu sayede daha kolay ve yakından takip edebiliyor, yazarak kamuoyuna duyuruyor.

Nurcan Kaya, 27 Ekim 2019’da Tunus’a gitmek üzereyken İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alındı. Aynı gün Çağlayan Adliyesi’nde ifade verdikten sonra serbest bırakıldı. Sorgusunda Suriye’ye yönelik operasyonla ilgili paylaştığı bir tweet soruldu, yurtdışına çıkış yasağı kondu. Yasak 2020 Ocak sonunda kaldırıldı.

Bu tweet nedeniyle TCK 216’dan “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” iddiasıyla bir soruşturma açıldı. Kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Ardından TCK 301’den “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama” iddiasıyla soruşturma açıldı ancak Adalet Bakanlığı onay vermedi. Yine aynı tweet yanına başka birkaç tweet daha eklenerek örgüt propagandasından soruşturma açıldı ve bu kez 5 Ekim 2020’de davaya dönüştü.

Savcılık mütalaasında bahsedilen tweet şöyle: “Kobane’de yalnızca Kürtler değil, orada yaşayan bütün halklar direniyor. Demokrat Araplar da direniyorlar; şehitler verdiler maalesef.” Bu ifade tırnak içinde yazılmış bir tweet, yani alıntı. Bu alıntı 2014 Ekim’de, Çözüm Süreci devam ederken Kaya’nın İstanbul’da katıldığı, Kobane’yle ilgili halka açık panele video ile bağlanan bir konuşmacının sözleri. Nurcan Kaya bu süreci kimliğine ve yazdıklarına yönelik bir yargı tacizi olarak değerlendiriyor.

Karar duruşması 27 Eylül 2021’de Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde görüldü. Mahkeme heyeti Kaya’ya 1 yıl 3 ay hapis cezası vererek hükmün açıklanmasını geri bıraktı.

 

Muğla İkizköy halkı, Yeniköy-Kemerköy termik santrallerine yakıt sağlayan linyit madeni sahasının genişletilmesi için yok edilmek istenen Akbelen Ormanı’nı, Ekim 2019’dan bu yana savunuyor. Bu süre boyunca şirket tarafından suları kesildi, madende çalışan köylüler işsizlik baskısı gördü, nöbet alanlarına jandarma tarafından müdahale edildi.

Milas-Ören karayolu üzerinde bulunan İkizköy, Işıkdere, Karadam, Ova ve Akbelen mevkilerinden oluşuyor. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan halkı, orta yaş ve üzerinde. Gençler iş olanakları nedeniyle şehre göçmüş veya üniversitede okuyor. Erkeklerin büyük bölümü köy dışında, madende, Işıkdere’deki arkeolojik kazıda çalışıyor. Köyü ayakta tutan, Akbelen direnişine önderlik eden ise kadınlar.

İkizköy’ün Akbelen Ormanı direnişi Ekim 2019’da başladı. Madeni ve linyit sağladığı termik santralleri işleten şirket, o tarihte köylüye topraklarını şirkete satmaları yönünde ihbarname gönderdi. Akbelen Nöbeti’nin başlaması ile İkizköy Çevre Komitesi’nin kurulması da aynı dönemde oldu. İkizköy Çevre Komitesi’nde yaşam savunucusu gönüllüler ve köyden isimler var. Mücadeleye destek vermek isteyen herkese kapıları açık. Çekirdek grup yaklaşık 15 kişi. Karar almayı kolaylaştıran bir mekanizma olan komite, Muğla Çevre Platformu Milas Meclisi üyesi.

Karadam’ın komşusu Işıkdere, 2017-2018’de aynı maden için istimlak edilmişti. Burada yaklaşık 40-50 hane yerinden edildi. Büyük bölümü toprağını, tarımı bırakıp Milas ilçe merkezine yerleşti. Bir bölümü ise yakındaki Ova mevkiine yerleşip düzen kurdu.

Işıkdere’deki kaybı, mülksüzleştirmeyi gören Karadamlılar, sıra kendilerine geldiğinde dur demeye karar verdiler. Verimli topraklarını, çiftçiliği, yetiştiriciliği bırakmayacaklardı. Zeytin ağaçlarıyla yemyeşil Işıkdere, kapkara bir maden alanına dönüşmüştü. Buradaki maden faaliyetleri nedeniyle komşu mahallelerdeki zeytin verimi de düşmüş, ağaç ve hayvan ölümleri başlamıştı.

Köylü doğayı, zeytinlikleri, ormanı korumak için mücadele etmeye karar verdi ancak nereden başlayacaklarını, kime gideceklerini bilmiyorlardı. Daha evvel böyle bir tecrübeleri olmamıştı. Köyün aydınlarından, Milli Eğitim Müdürlüğü’nden emekli Mehmet Oğultürk, itiraz hakları olduğunu anlattı. Şirketin istediği bilgilendirme toplantısı onun önderliğinde köylünün topraklarını satmama kararı aldığı toplantıya dönüştü. Oğultürk onları Muğla Çevre Platformu ile tanıştırdı.

2019 ve 2020 dönemi idari başvurularla geçti. Avukatlarla tanıştılar, Muğla Büyükşehir Belediyesi’ne, TBMM’ye gittiler. İlgili tüm bakanlıklara kamulaştırmayı istemediklerine dair dilekçeler yazdılar. Mecliste Muğla vekilleri dahil AKP’li hiçbir yetkiliyle görüşemediler. Görüşmeleri muhalefet partilerinin temsilcileriyle sınırlı kaldı.

Ankara’dan dönüşte maden şirketi köylüyü cezalandırmak için 10 gün boyunca köyün suyunu kesti. Patlatılan dinamitler nedeniyle evlerin duvarları çatladı.

Direniş, madende çalışan erkekler üzerinde baskı kurulmasına da neden oldu. İşten çıkarmakla tehdit edilmeye başladılar. İşçilerin kendisi ve/veya ailesinden biri nöbet yerine giderse işten atılmakla tehdit ediliyordu.

23 Nisan 2021’de sokağa çıkma yasağı sonrası tıpkı Rize’nin İkizdere ilçesinde olduğu gibi işçiler kesim için Akbelen Ormanı’na gitti. Durumu fark eden İkizköylüler, kesime engel oldu.

Karadam Karacahisar Mahalleleri Doğayı Doğal Hayatı Koruma Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği (KARDOK) bilgi edinme kapsamında bir başvuru yaptı ve bu sayede 740 dönümlük Akbelen Ormanı’nda Tarım ve Orman Bakanlığı onayıyla linyit madeni işletmesi açılması izni verildiği öğrenildi. 4 Mayıs 2021’de KARDOK aracılığıyla bölge sakinleri, Orman Genel Müdürlüğü’ne karşı Muğla 1. İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma davası açtı.

Akbelen direnişini Türkiye gündemine taşıyan, köyden ve direnişin önderlerinden Nejla Işık’ın gözyaşları içinde feryat ettiği ve herkesi yardıma çağırdığı kısa videonun sosyal medyada yayılması oldu. İkizköylüler, Milas Orman Genel Müdürlüğü’nün 15 Temmuz’da Akbelen Ormanı’nda kesim yapacağı iddiası üzerine suç duyurusunda bulunmuşlardı. 17 Temmuz sabahı kesim başladı. Işık’ın videosunu izleyen çevre örgütleri ve bireyler desteğe koştu. O gün alana kurulan çadırlarda başlayan nöbet hala 7/24 sürüyor. İkişerli gruplar halinde sırayla nöbet tutuyorlar. Akşamları ise herkes işini bitirdikten sonra nöbet alanına gidiyor.

Temmuz 2021’in son günlerinde Ege ve Akdeniz bölgelerinde orman yangınları başladı. 8 Ağustos 2021’de Akbelen Ormanı’ndaki ağaçlar, Denizli’den orman yangınlarını söndürmek için gönüllü gelen ve Milas Orman İşletme Müdürlüğü tarafından görevlendirilen işçilere kestirilmek istendi. Yangın gerekçe gösterilerek 105 ağaç kesildi. Kesimi yapanların kullandığı elektrikli testerelerin maden şirketi logolu olduğu görüldü. Köylüler ağaç kesimini durdurmayı başardı.

İki gün sonra, 10 Ağustos 2021’de nöbet alanına giden yaklaşık 250 jandarma, direniş alanının boşatılmasını istedi. Oysa bulundukları yer sahipli ve izin alınmış bir alandı. Köylülerin alanı terk etmemesi üzerine güç kullanan jandarma köylüleri sürükleyerek alanın dışına çıkardı. Köylülere destek için bölgeye giden avukatlar da darp edildi.

12 Ağustos 2021’de Muğla 3. İdare Mahkemesi’nde açılan Entegre Tesis ÇED Muafiyeti iptal davası ile Muğla 1. İdare Mahkemesi’nde açılan orman kesimi iptal davasında, her iki mahkeme de yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Karar uyarınca 7 Eylül 2021‘de, bölgede yeniden keşif ve bilirkişi incelemesi yapıldı.

Bilirkişi heyeti incelemesi hakimin davacı avukatlar dışında keşfe kimseyi almak istememesi nedeniyle gergin başladı. Hâkim Murat Yüksel, keşif sırasında davanın avukatları Arif Ali Cangı ve İsmail Hakkı Atal’a ‘ruh hastası’, çevre gönüllüsü Çevre Mühendisi Deniz Gümüşel’e ‘geri zekalı’ dedi. Olay üzerine davacı İkizköy avukatları Arif Ali Cangı ve İsmail Hakkı Atal ile Adana Barosu’ndan Şiar Rişvanoğlu reddi hakim başvurusu yaptı.

Hâkim Yüksel’in ayrıca, taraflı tutumu nedeniyle hâkimlik mesleğinden el çektirilmesi için, avukat Atal tarafından Hâkimler ve Savcılar Kuruluna şikayet dilekçesi verildi.

Göğüs hastalıkları uzmanı hekimlerin oluşturduğu Türk Toraks Derneği, 2021 yılı kongresinde, Çevre ve İklim Sorunları Savunuculuk Ödülü‘nü Validebağ Korusu mücadelesi ile Akbelen Ormanı‘nı kömür madenlerine karşı savunan  İkizköy Çevre Komitesi‘ne verdi.

Muğla’da bugüne kadar sekiz köy kömür madenleri nedeniyle yok edildi, halkı göç ettirildi. Yaklaşık 55 bin dönüm alan maden alanı oldu, bunun yaklaşık 30 bin dönümü orman arazisiydi. Kalanı ise nitelikli tarım arazisi ve zeytinlikti.

 

12 Eylül askeri darbesi sonrasından bu yana insan hakları mücadelesinin önde gelen isimlerinden biri olan Nimet Tanrıkulu, darbe sonrası gözaltına alındı, işkence gördü. İnsan Hakları Derneği, 78’liler Girişimi, Barış İçin Kadın Girişimi kurucularından. Cumartesi Anneleri/İnsanları arasında yer alıyor. Savunuculuk faaliyetlerinden dolayı sayısız kez gözaltına alındı, hakkında onlarca dava açıldı. Şu anda Tanrıkulu hakkında süren iki dava ile iki soruşturma bulunuyor. 

Nimet Tanrıkulu Dersimli bir Kürt. Kökleri, Dersim’in Pülümür ilçesi Çobanyıldızı köyünden. Kendisi, ailesinin göç ettiği İstanbul Feriköy’de dünyaya geldi. Ancak annesinin rahatsızlığı nedeniyle Dersim’e döndüler. İlkokula Pülümür Tosniye’de (Gökçekonak) başladı. Ailesi, yoksulluk ve çocukların eğitimi için bir süre sonra İstanbul’a tekrar göç etti. Öğrencilik yıllarında babasının teşvikiyle Tuncelililer Eğitim ve Sağlık Vakfı’na üye oldu. Bir dönem yöneticiliğini yaptı. Vakıf adındaki “Tunceli”nin “Dersim” olarak değişmesi ancak 2004’te oldu.

Tanrıkulu iktisat fakültesi sonrası iki yıllık Adalet Yüksekokulu’nda okudu. Bilgi Üniversitesinde İnsan Hakları Hukuku yüksek lisansı yaptı. Tezinin konusu “Kadın ve Barış”. İş idaresi alanında uzun yıllar çalıştı ancak iş yerine yönelik güvenlik sorunu nedeniyle ayrıldı.

12 Eylül darbesi olduğunda liseyi bitirme sınavlarına giren, üniversiteye hazırlık için dershaneye giden bir öğrenciydi. Annesinin haykırışları arasında evden “iki gün sonra bırakırız” denerek gözaltına alındı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Gayrettepe’deki Siyasi Şubesi’nde sorgulandı, işkence gördü. İşkencede bir dişi kırıldı, sol kolunu kullanamaz hale geldi, çenesi çıktı, saçlarının bir kısmı köklerinden koparıldı, çıplak bırakılan bedenine elektrik verildi, Filistin askısına alındı, meydan dayağı denen işkenceye maruz kaldı. İşkence sonucu kulağında başlayan çınlama hâlâ devam ediyor. Metris Cezaevi’ne kondu, çıkarıldığı ilk duruşmada serbest bırakıldı.

Bu süreç, Tanrıkulu’nun yaşamını insan hakları mücadelesine adamasına yol açtı. Tutuklu yakınlarıyla birlikte cezaevi koşullarının düzeltilmesi için çaba harcadı. Sosyalist feminist hareket içinde yer aldı. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) kurucuları arasındaydı. 25 yılı aşkın bir süre İHD’de hak mücadelesi verdi. İstanbul Şube Başkanlığı, Genel Merkez Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.

İdam cezalarının affı, cezaevlerinde tek tip elbise uygulamalarına karşı mücadele, gözaltında kayıplar, barış zincirleri, barış yürüyüşleri, barış trenleri, kadınların cezaevleri için siyahlı protestosu, Arkadaşıma Dokunma, Munzur’uma Dokunma kampanyalarında ve Cumartesi Anneleri/İnsanları arasında yer aldı. İlk 200 hafta buluşmasının neredeyse tamamına katıldı. Galatasaray Meydanı’ndaki oturmalar sırasında coplandı, gözaltına alındı, tutuklandı. Bu dönem kaç kez gözaltına alındığını, hakkında açılan davaların sayısını hatırlamıyor bile.

10 Aralık 1996’da, Uluslararası İnsan Hakları Ligi tarafından verilen Carl Von Ossietzky Ödülü’nü Cumartesi Anneleri adına aldı. Sonrasında Sevinç Özgüner Ödülü de Nimet Tanrıkulu’na verildi.

30 Mayıs 1998’de Arjantinli Plaza del Mayo Anneleri, Galatasaray’da Cumartesi Anneleri’yle buluştu. Arjantinli kadınlar dokuz gün boyunca Tanrıkulu’nun misafiri oldu.

2009’da ‘Barış İçin Kadın Girişimi kurucuları arasında yer aldı. ‘78’liler Girişimi’ bünyesinde mücadele yürüttü. ‘78’liler Girişimi’, 1978’lilerden başlayarak toplumun yoksul kesimlerine doğru genişleyen ilişkiler zemininde bir hak ile özgürlükler hareketi, 12 Eylül’le hesaplaşmanın, tarihi güncellemenin, dayanışmanın demokratik yolunu bulmanın düşüncesi ve hareketi olarak ortaya çıktı. İki yıl sürdürülen ‘Yurttaşlık Haklarını İstiyoruz’ kampanyasının içinde oldu. Akabinde darbecilere dokunulmazlık zırhı sağlayan Anayasa’daki Geçici 15. maddenin kaldırılması, 12 Eylül Gerçeklerini Araştırma ve Adalet Komisyonu kurulması için mücadele yürüttü. Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu’na katkı sundu.

Tanrıkulu aynı zamanda Uluslararası Af Örgütü üyesi.

İnsan hakları alanında yaptığı çalışmalardan dolayı sayısız kez gözaltına alındı. Hakkında 35’ten fazla dava açıldı. Susurluk döneminde ölüm tehditleri aldı. Bu dönem ailesi, işyeri de izlendi. Çalışma arkadaşlarının güvenliği için işten ayrıldı.

Şu anda hakkında süren iki dava ile iki soruşturma var. Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 2011-2012’de yürüttüğü çalışmalardan dolayı hakkında sekiz yıl sonra dava açıldı. “DTK (Demokratik Toplum Kongresi) Şahsiyet ve Kurum Delegesi olarak faaliyet yürüttüğü, toplantılarına katıldığı, DTK Marmara Sorumlusu olduğu” iddia ediliyor. Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü temsilcisi Emma Sinclair Webb ile yaptığı telefon konuşması suç delili olarak gösteriliyor. 2013’te Barış Süreci devam ederken PKK’nin silahlı güçlerinin yurtdışına çıkışlarını, sürecin taraflarının daveti üzerine izlemesi PKK/KCK ile ilişkilendiriliyor. Davanın bir sonraki duruşması 26 Ekim 2021’de görülecek.

Hakkındaki iki soruşturma ise katıldığı kadın eylemleriyle ilgili. Tanrıkulu, 8 Mart 2021’de İstanbul Taksim’de gerçekleştirilen Feminist Gece Yürüyüşü sonrası, geceyarısı “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla evinden gözaltına alınmış, hakkında soruşturma başlatılmıştı. 10 Ağustos 2021’de, aynı eylemde gözaltına alınan 17 kadın hakkında hapis cezası istemiyle hazırlanan iddianame, 10. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

İddianamede ”Şüphelilerin, 08/03/2021 tarihinde ‘8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’ adı altında düzenlenen yürüyüş esnasında ‘Tayyip kaç kaç kaç kadınlar geliyor’ ve ‘Zıpla zıpla zıplamayan Tayyiptir’ şeklinde sloganlar atmalarının, Cumhurbaşkanına Hakaret suçu kapsamında değerlendirilebileceği” kanaatiyle TCK 299/3 maddesi uyarınca kovuşturma izni verilmekle birlikte, şüphelilerin eleştiri hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamını aşan, Cumhurbaşkanının onur, şeref ve saygınlığını zedeleyen nitelikte olduğu değerlendirilen ve aynı kanaat doğrultusunda Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce kovuşturma izni verilen beyanları neticesinde TCK 299/1 maddesinde hüküm altına alınan Cumhurbaşkanına Hakaret suçunu aynı yasanın 299/2 maddesi uyarınca aleni şekilde işlediklerine dair haklarında ayrı ayrı kamu davası açılması için gereken yeterli şüpheyi oluşturmaya muktedir delil elde edildiği…” belirtilerek her iki maddeden ayrı ayrı cezalandırılmaları istendi.

Davanın ilk duruşması, 1 Mart 2022‘de görülecek.

 

 

 

Temmuz 1995’te Cerattepe’de altın ve bakır madeni tehdidine karşı kurulan Yeşil Artvin Derneği’nin yaklaşık 425 üyesi, 70 kadar bileşeni var. Üye ve yöneticileri defalarca hedef gösterildi, haklarında pek çok dava açıldı. Bu davaların bir kısmı istinaf ve AYM sürecinde bulunuyor.  

Yeşil Artvin Derneği’nin kuruluşuna giden süreç 1985’te Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nün (MTA) Cerattepe’deki araştırma çalışmasıyla başladı. Yapılan sondajlar sonucunda ekonomik olabilecek bir kaynak bulunamadığı belirtildi. Buna rağmen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 1988’de Kanadalı Cominco Şirketi’ne alanda maden arama ve ön işletme ruhsatı verdi.

Artvinlilerin olup bitenden haberdar olup araştırmaya başlaması, 1994’te Cerattepe’deki maden sondajları sonrası görülen kirlilik ve hayvan ölümleriyle oldu. Örgütlü mücadele edilmesi gerektiği anlaşılınca, 17 Temmuz 1995’te Yeşil Artvin Derneği’ni kurdular. Aynı yılın eylül ayında, farklı üniversite ve bölümlerden öğretim üyelerini davet ederek Cerattepe’de inceleme yapmalarını talep ettiler. İncelemelerin ardından Altın Madenciliği ve Çevresel Etkileri adlı bir panel gerçekleşti. Bu panel, Artvin halkının endişelerinde haklı olduğunu gösterdi. Yaşam mücadelesi böyle başladı.

Haziran 1997’de ilk miting düzenlendi. Bir yandan da imza kampanyası başlatıldı, kapı kapı dolaşılıp imza toplandı. Esnaf camlarına madene karşı olduklarını ifade eden afişler astı. Artvin’deki tüm siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ziyaret edildi, destek istendi. Şubat 1998’de, yanlarında yaklaşık 10 bin imza ile otobüslerle Ankara’ya gittiler. Dönemin Çevre Bakanı İmren Aykut’la görüşüp imzaları teslim ettiler.

2002 yılında madene karşı tekrar bir imza kampanyası düzenlendi. Toplanan imzalar bu kez Orman Bakanlığı’na sunuldu. Aynı yıl, Cominco Şirketi projeden çekildi ve ruhsatını başka bir Kanada şirketi olan INMET Mining’e devretti.

Bergama’daki benzer mücadele hukuki kazanımla sonuçlanınca, Yeşil Artvin Derneği ve Artvin Barosu Haziran 2005’te yargıya gitti ve Erzurum İdare Mahkemesi’nde ruhsat iptali için dava açtı. Mahkeme Temmuz 2005’te yürütmeyi durdurma kararı verdi. Ekim 2008’de ruhsat tamamen iptal edildi. Ruhsat iptali üzerine şirket tünelin ağzını ördü ve Cerattepe’yi terk etti. Ruhsat iptali daha sonra Danıştay’da onandı. Dernek de dikkatini HES’ler gibi Artvin’in diğer ekoloji sorunlarına verdi.

Ancak Mart 2011’de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Yeni Maden Kanunu çerçevesinde, içinde Artvin Cerattepe ve Genya’nın da bulunduğu 1343 maden alanının ihale edileceğini duyurdu. Şubat 2012’de süreç Artvin için yeniden başladı. Toplantılar yapıldı, imzalar toplandı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile görüşmek üzere Ankara’ya gidildi. 6 Nisan 2013’te 10 bin kişinin katılımıyla Madene Hayır Mitingi yapıldı. Ardından 3 Mayıs 2013’te, şirketin bürosu önünde oturma eylemlerine başlandı. 26 Eylül 2013’te ise ÇED Olumlu Kararının iptali için 281 kişi ile dava açtılar. 2014’te başlayan dönemsel nöbetler 2015’te düzenli nöbete dönüştü ve Cerattepe’de tam 245 gün, 24 saat esasıyla nöbet tuttular. 2016 Şubat’ında direniş kolluk kuvvetlerinin gaz ve plastik mermi ile müdahalesi sonrası sona erdi. Bu sırada altı kişi gözaltına alındı. Bugün Kalyon ve Cengiz grubu ortaklığı 22 hektarlık alanda madencilik yapıyor.

Artvin Cumhuriyet Başsavcılığı, 16 Şubat 2016’daki eylemde yolu kapattıkları ve ‘2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüş yasasına muhalefet‘ ettikleri suçlamasıyla 21 kişi hakkında dava açtı. Sanıklar arasında Yeşil Artvin Derneği üye ve yöneticileri de bulunuyordu. Artvin Asliye Ceza Mahkemesi, 18 Ekim 2019’da Dernek Başkanı Nur Neşe Karahan ile dernek avukatı Bedrettin Kalın’ın yanı sıra Ali Yücel Kurt, Ali Uğur Çağal, Dursun Noyan, Burak Esen ve Tolga Odabaş’ın bulunduğu sanıklar hakkında atılı suçu işledikleri sabit olmadığına hükmederek beraatlerine karar verdi.

Yeşil Artvin Derneği’ne yönelik yargı süreci bununla sınırlı değil. Dernek üye ve yöneticilerine yönelik pek çok dosya bulunuyor. Yanı sıra 2016’da ÇED iptal davası duruşması öncesinde derneğin yönetim kurulu üyeleri Bahattin Altuntaş, Erdem Karslıoğlu ve Nurcan Ay Katıcı telefonla aranarak tehdit edildi, hakaretlere maruz kaldı.

29 Haziran 2015’te dernek yöneticisi Bahattin Altuntaş’a iş ve çalışma hürriyetinin engellenmesi suçlamasıyla dava açıldı ancak Altuntaş hakkındaki kamu davası düştü.

2016’da Nur Neşe Karahan ile dernek yöneticileri Nursal Bülbül ve Hikmet Çelik hakkında “Orman alanlarının işgali ve ormanlardan faydalanma” suçundan iddianame düzenlendi. Bu davadan dernek yöneticilerinin hepsi beraat etti. Dava şu an istinaf aşamasında.

1 Şubat 2016’daki protesto gösterileri dolayısıyla aralarında Nur Neşe Karahan’ın da bulunduğu 25 kişi hakkında “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşünde yasaklara aykırı hareket”, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşüne Silahtan Sayılan Alet ile Katılma” suçlamalarıyla dava açıldı. 23 Haziran 2021’de 12 kişi beraat ederken 13 kişi hakkında “2911 sayılı kanuna muhalefet etmek” suçundan 2 yıl 1’er ay ceza verildi.

17 Şubat 2016’daki eylemlerle ilgili olarak Nur Neşe Karahan, diğer dernek yöneticileri ve vatandaşlardan oluşan 14 kişi hakkında “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” suçlamalarıyla Artvin Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Bir kısmı hakkında mahkûmiyet, bir kısmı hakkında beraat, bir kısmı hakkında da hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verildi. Bu dosya şu anda Anayasa Mahkemesi’nde bulunuyor.

Nur Neşe Karahan hakkında bir de “sesli, yazılı veya görüntülü bir ileti ile hakaret, iş ve çalışma hürriyetinin ihlali” suçlamalarıyla açılmış kamu davası bulunuyor. 18 Mart 2021’de iş ve çalışma hürriyetini ihlal suçundan herkes beraat ederken hakaret suçu yönünden iki kişi hakkında HAGB kararı verildi.

Yeşil Artvin Derneği 2016’da üç ayrı ödüle layık görüldü. TMMOB Mimarlar Odası Çevreye Katkı Ödülü, Türk Toraks Derneği Çevre Ve iklim Sorunları Ödülü ile Jeoloji Mühendisleri Odası teşekkür plaketi derneğe verildi.

 

Uluslararası Af Örgütü Türkiye eski direktörü İdil Eser, İstanbul Büyükada’daki eğitim çalıştayı sırasında, 5 Temmuz 2017’de düzenlenen polis baskınıyla gözaltına alınan 10 hak savunucusu arasında bulunuyordu. “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek”, “silahlı terör örgütüne üyelik” suçlamalarıyla savcılığa çıkarıldı, tutuklandı. Hakkındaki iddianame yaklaşık üç ay sonra açıklandı. 3 Temmuz 2020’de görülen karar duruşmasında, “örgüte yardım” suçundan 1 yıl 13 ay hapis cezası verildi. Eser hayatını yurtdışında sürdürüyor.

İdil Eser, İstanbul’daki Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden mezun oldu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde, yüksek lisansını ise Columbia Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yaptı. Chicago Üniversitesi’nde Rus Tarihi doktorası yaparken, annesinin rahatsızlanması üzerine Türkiye’ye döndü.

TEMA Vakfı, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Sınır Tanımayan Doktorlar’ın da aralarında yer aldığı hak örgütleri için raporlar yazdı, projeler yürüttü, strateji ve program geliştirme görevleri aldı. Sivil Toplum-Kamu İşbirliği (SKIP) projesinde ağ oluşturma uzmanı olarak çalıştı. Bilgi Üniversitesi’nin Sosyal Projeler ve Sivil Toplum Kuruluşları Yönetimi Programı’nda proje bütçesi hazırlama dersleri verdi. Aynı üniversitenin Sivil Toplum Çalışmaları Birimi tarafından üretilen ve STK Çalışmaları-Eğitim Dizisi altında hazırlanan Proje Döngüsü Yönetimi kitabının yazarlarından biriydi. 2 Mayıs 2016’da Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü oldu. Bir yandan da serbest çevirmen olarak pek çok eseri Türkçeye kazandırdı.

İdil Eser babasını lise yıllarında, annesini üniversite eğitimi sırasında kaybetti. Birinci derece yakını olmadığından tutuklu bulunduğu sürenin büyük bölümünde tek ziyaretçisi avukatıydı. Arkadaşları, Eser’le görüşebilmek için Adalet Bakanlığı’na başvurdu ancak reddedildi. Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Salil Shetty, Adalet Bakanlığı ile görüşerek izin almayı başardı. İdil Eser, 25 Ekim 2017’de İstanbul 10, İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmalarının ardından serbest bırakıldı.

Davanın karar duruşması 3 Temmuz 2020’de görüldü. İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi, İdil Eser’e “örgüte yardım” suçundan 1 yıl 13 ay hapis cezası verdi. İstanbul Bölge Adliyesi Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, 26 Kasım 2020’de istinaf başvurusunu, temyiz yolu açık olmak kaydıyla esastan reddetti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), Haziran 2021’de İdil Eser’in bireysel başvurusunu haklı buldu. Kararda, toplantının gizli olmadığı, gizli olsa bile bunun suç oluşturmayacağı, Eser’in üzerinden çıkan dijital materyallerin suç unsuru taşımadığı, biber gazına karşı yürütülen kampanya gibi etkinliklerin suç olarak gösterilmesinin de hukuka uygun olmadığı belirtildi. Karara göre, Eser’e 40 bin TL tazminat ödenecek.

İdil Eser şimdi Oslo’da yaşıyor.

eshid/eşit haklar logo hafıza merkezi logo Netherlands Helsinki Committe logo
© 2019